Mağrib Günlükleri III – Merakeş, Kazablanka

08.06.2019-Merakeş

Günaydın.

Gece yarısından ancak saatler sonra kavuştuğumuz istirahat ve uykunun da anlamına kavuşması… Ama bir an önce dirilip Merakeş’e geçmeli. Daha öncesinde, Kazablanka’ya karşı Berberice şarkılar eşliğinde bir kahvaltı yapabilir miyiz?

Aklım, Tanca’da gördüğüm mavi cellabiyede. Merakeş sokaklarında alelade bir Fas beyefendisi gibi yürümek istiyorum, ten rengim ve Arap tipolojim yabancılık çekmemi engelleyecek. -Nerede bulabilirim?

Kahvaltıdan sonra Kazablanka’nın medinesine gidiyoruz, revaklı çarşıya. Her türden eşyanın satıldığı pazar ve işyerleri ile dolu burası da. Tıpkı Tanca gibi, tıpkı Fes gibi, yerel ticaretin kalbi.

Kimi yerden nefesimizi tutarak, kimi yerden başımızı çevirerek ve kolumuza girmek isteyenlere mahal vermeyerek buluyoruz giysi dükkanlarını. Dilemediğim kadar cellabiye, dilemediğim kadar…  Pek çoğu kukuletalı, klasik Afrika cellabiyelerinden, ama benim aradığım bunlar değil.

Biraz daha bakınınca, aradığıma çok benzeyen yeşil bir cellabiye buldum aslında, çok da güzel motifler vardı üzerinde, denedim, çok yakıştı, bu kez fiyatta anlaşamadık, yedi yüz dirhem. Fas için, söylenen fiyatın yarısının altında alışveriş yaparsanız kârlısınız derler, Türkiyeli olmak da bunu kolaylaştırırmış, yani tokatı yumuşatırmış Türkiye. Dört yüz dirheme inmesine razıydım, altı yüz dirhemin altına düşmedi, almadım.

İstemiyorum cellabiye falan.

Öğle sıcağında Merakeş yolundayız. Raşid Taha ezgileriyle alıyoruz yolu, iklim korkunç derecede değişiyor; toprağın rengi, evlerin rengi, minarelerin rengi değişiyor, beyaz bir ülkeden kırmızı bir ülkeye yol alıyor gibiyiz. Kiremit rengi, tuğla rengi köyler görünüyor avlulardaki tek tük ağaçlarla birlikte.

Çöl Köyü-Atlas Dağları

Akdeniz ikliminden çöl iklimine geçiş yapıyoruz, her caddeyi süsleyen palmiyeler artık yok, ucu bucağı görünmeyen düzlükler ve sonrasında bir silsile gibi uzanan kızıl dağlar var.

Merakeş’e yirmi kilometre mesafede trafik polisleri durdurdu. Polis, radara yakalandığımızı söylüyor, arabayı çekip bizi mahkemeye çıkaracakmış. Kurşuna dizmeleri gerektiğini söyledim ama İngilizcesi kötü, anlamadı, sonunda yedi yüz dirhemlik bir ceza faturası çıkardı. Bizi uğurlarken beş kilometre sonraki radar kontrolüne karşı da uyarmayı ihmal etmedi.

Ve nihayet bir siluet olarak Atlas Dağları ve Merakeş görünüyor.

IMG_7139

Güzel Merakeş. Bu şehrin insanda oluşturduğu duygu çok tanıdık, herhangi bir bozkırlı gibi aşina bakıyorum Merakeş’e de. Tarihi kadar ağır başlı bu şehir, binlerce yıllık varlığını bir kimlik de oluşturmuş mimari geleneğiyle sürdürüyor, tıpkı Fes’teki gibi hiçbir yapı birbirini aşağılamıyor, bir şehrin ufuk çizgisinin herkese eşit görünmesi bir tür mimari adalet olmalı, Merakeş bunu sağlıyor. Fes’te de hem Berberi toplumların hem Endülüs topraklarından göç edenlerin hem de Afrika’nın diğer kesimlerinden gelenlerin semtleri bir tür kompozisyon oluşturmuştu. Çatışan bir kompozisyon değildi, bütünün parçasıydı, yani medeniyetin. Merakeş bunu daha ulaşılabilir ve fark edilebilir kılmış.

Pek çok kültürün sentezi durumunda burası. Sokaklarını adımlayınca, medinenin güzelliği, Bahia Sarayı’nın mozaiklerinde kayboluyor; cami ve saraylardaki motifler bir güzellik tasavvuru oluşturuyor, tüm bunlarla birlikte bir tür kasvet, burayı vazgeçilmez yapıyor. Merakeş sokaklarında kendim değilim bunu anladım, bir tür büyüye maruz kalmış gibi, sonradan anlıyorum, düğümü çözmekle uğraşıyorum ama görmediğim iplerle bağlıyım. Merakeş’te büyü var.

Bugün Cumartesi. Akşamları Cema’ül Fena’nın tam anlamıyla bir panayır haline geldiği ve en kalabalık olduğu gün.

Fena Meydanı 2
Cema’ül Fena

Havanın sıcaklığı, Merakeş’in yılın bu zamanlarında gündüz vakitlerinde keşfedilmesini zorlaştırıyor. Bu yüzden bir vaha olarak düşündüğüm Majorelle Bahçeleri’ni görmek istiyorum.

Ressam Jacques Majorelle, vaktiyle Merakeş’e yerleşip iki dönümlük bir arazi üzerine kendi cennetini yapmaya karar vermiş: Jardin Majorelle. Bir peyzaj harikası olan bahçesini ve geleneksel bir Fas konağı olan evini sanatçı arkadaşlarına tasarlatmış ve kendisini bahçesine adamış. Kaktüslerden palmiyelere, bambulardan zambaklara, yaseminlerden nilüferlere, dünyanın pek çok yerinden ağaç ve çiçek getirip bahçesine ekmiş. Kırk yıl boyunca bahçesi ile ilgilenmiş. 1962’de ölümüyle bahçe tamamen sahipsiz kalmış fakat Yves Saint Laurent ve Pierre Berge uzun uğraşlar sonucunda, Merakeş’e yerleşip bu bahçenin bugün ziyaret edilebilmesine olanak sağlamış, külleri bu bahçenin toprağında ikisinin de.

Majorelle Bahçeleri 1
Majorelle Bahçeleri

Resimlerini çok sevdim Majorelle’nin, Fas’ın renklerini ve atmosferini çok çok iyi yansıttığı eserleri var, bir de kendi adıyla anılan renk tonu: Majorelle mavisi. Bugün, konağı da o renge boyalı. Mavinin gördüğüm en güzel tonlarından olabilir, turistlerden fırsat kaldığı anlarda bol bol fotoğraf çektirdim önünde.

Majorelle Bahçeleri 3
Majorelle Mavisi

İkindinin serinliği yaklaşıyor, Cema’ül Fena yakınlarında arabayı bir değnekçiye emanet edip meydana doğru yaklaşıyoruz.

Meydan henüz ruhunu bulmuş değil, yer yer insan halkaları var, bir hikâye anlatıcısına rast geliyoruz, halkanın ortasında oturmuş elinde deri bir çuval, içinde cinden dönüştüğünü iddia ettiği bir yılanla konuşmaya çalışıyor, “aziz” diye hitap ediyor, önünde zaman zaman diz çöküyor, sonra parmağını çuvala sokuyor, güya ısırılıyor ve bu kez kızıyor. Yarım saat boyunca yılanın çuvaldan çıkmasını beklerken hem hikâye hem şaklabanlık uzuyor da uzuyor.

img_7219.jpg

Aklıma, Güvercin’in Kayıp Gerdanlığı’nda prensten maymuna dönüşen Emir Harun’un hikâyesi geldi. Bu meydanda ise çuvalın boş olduğuna ikna oldum ama Merakeş’in hikâye anlatıcılarını da tanımaya çalışıyorum. Sayıları çok kalmamış, öyle ki evvelden onlarcasının etrafında halkalar oluşurken şimdi tek tük rastlanıyor hikâye anlatıcılarına. Hikâyeleri çoğunlukla birbirine benziyor, neredeyse hepsinde büyü ve cin bahsi açılıyor, mesela Tahir Şah’ın Halife’nin Evi anlatısında da cinli bir riyaddan bahsediliyor. Bu masalların, hikâyelerin birçoğu derlenmemiş; yüzlerce yıldır kulaktan kulağa, dilden dile… Richard Hamilton, The Last Storytellers adında kitaplaştırmış bazılarını, Cema’ül Fena’da iz sürerek.

İkindi namazını kılmalı, meydandaki Kütübiyye Camii’ne gidiyoruz. Çok heybetli bir minaresi var Kütübiyye’nin, meydana hâkim ve siluetinin önemli bir parçasını oluşturuyor Merakeş’in, kum taşından yapılmış yaklaşık 900 yıllık bir şaheser, üstelik bu camii ikinci Kütübiyye, evveliyatı varmış ve yıkılmış vaktiyle, kitapçıları ve bir de kütüphane ile birlikte. Bugün hatırasına saygıdan evvelki Kütübiyye’nin avluda temel taşları muhafaza ediliyor. Zarafetin taşlaşmış halidir Kütübiyye’nin minaresi, nakışlarıyla, oymalarıyla, işçiliğiyle… İbn-i Battûta, ucu göğü delen, seyredeni şaşkına çeviren bir minare olarak bahseder bu minareden. Garaudy de uzun uzun anlatır Kütübiyye Camii’ni tıpkı Karaviyyîn’i anlattığı gibi İslam’ın Aynası Camiler’de: “Taşta billurlaşmış bir namaz çağrısı gibi yükselir.” der, ona göre bu cami bir mimarın olduğu kadar bir sûfinin de eseridir. Gerçekten öyledir, taşın dantelle örülmesi mümkün ise bu minarenin işçiliği bir tür dantel tasviridir. Yasal olarak Merakeş’te hiçbir yapı Kütübiyye’nin minaresinden yüksek olamaz, bu yüzden şehir birbiri ile aynı yükseklikteki evlerden ve işyerlerinden müteşekkildir.

Kütübiyye Camii 1
Kütübiyye Cami

-Cami kapalı. -Nasıl kapalı? -İnsanlar uyumasın diye kapalı, hırsızlık olmasın diye kapalı.
-Nerde namaz kılacağız? -Meydandaki diğer camilere bakın.

Çıldıracağım. Bu camide namaz kılmadan dönmek istemiyorum. Abdest almak için caminin abdesthanesine gidiyorum, abdest için özel bir yer yok, tuvalet koridorunda ve orada kullanılan ibriklerle abdest alıyor insanlar, tiksinip çıkıyorum.

Meydandaki diğer camilere doğru yürüyoruz, bu arada meydanın kalabalığı büyüyor. Kütübiyye Camii’nin karşısındaki fayton sırası da uzuyor aynı hızla, yüzlerce fayton sıra bekliyor.

İki camii daha kapalı. Çevredekiler bize camilerin ancak akşam namazında açılacağını söylüyorlar.

Bir restoran sahibine, namaz kılmak için seccade olup olmadığını sordum. Namazı vaktinde kılsaymışım böyle olmazmış. “Ulan seferiyim, seferi!” dedim. Ve dört tarihi camiinin çevrelediği Cema’ül Fena’da kılamadığımız namazı, bir parkın çimenleri üzerinde kılabildik. Bu, bana bir yatsı namazı sonrası Üsküdar Meydanında bir düzine tarihi caminin arasında namaz kılmama müsaade edilecek bir avlu dahi bulamadığım bir geceyi hatırlattı.

Tarihsel rolü olan idamların infaz edildiği meydan olması sebebiyle Faniler Meydanı olarak isimlendirilen ama bence fenalıklar meydanı demenin daha münasip olduğu bu meydanı keşfetmeye başladık. Kalabalık iyiden iyiye hissettiriyor kendini. Her yer insan halkaları şimdi. Tam karşımda yılan oynatıcıları. Arkadaşlarım, evvelden yılanla poz vermek niyetindelerdi. Bense çok fazla yaklaşma taraftarı değildim, meydanda birkaç tane kobra yılanının arasına oturmuş yılan terbiyecisini izliyordum, flütleri yok ama davulları vardı, isavar deniyor yılanın dansına, isavar sırasında uygun bir anda pozlama niyetindeydim. Tam elimi makineye götürdüm ki, yılanlar için davul çalan biri, etrafındakilere beni işaret etti ve üç kişi ellerinde yılanlarla bize doğru koşturdular. Tam o anın fotoğrafını çekmiş olabilirim, davulcubaşı beni işaret ediyor.

IMG_7246
Davulcubaşı beni işaret ediyor.

 

Neye uğradığımızı şaşırdık, bir anda arkadaşlarımın boyunlarında yılanları gördüm, bir tanesi bana da yılan uzattı ki kaç kere ve nasıl bir tonlamayla “-Lâ! -Lâ! -Lâ!” dediğimi anımsamıyorum, adam da durdu, bu kez beni sakinleştirmek için elimi tutmaya çalıştı, birkaç kez de onun için çıkıştım, tutmadım uzattığı eli, benden müşteri olmayacağını anlamış olmalı, ben arkadaşlarımın fotoğraflarını çekmeye başladım bu sırada. Yılan seremonisi bitince, fotoğraf başı yüz dirhem istediler, fotoğraf sayısını düşününce böbreğimi satmam gerekebilirdi, pazarda böbreğimi satın alacak birini de bulabilirdim hatta ameliyatı yapacak yöresel cerrah da ama Türkiye yine imdadımıza yetişti ve toplamda yüz dirheme bağlayıp ayrıldık. Arkadaşlarım hâlâ başlarına ne geldiğini anlamamışlardı.

Yılanlı Adam

Merakeş. Bir deliliğin ortasındayım. Hideous Kinky filminin hemen başlarında, Julia’nın gördüğü rüyaya yaklaşık bir delilik.

Bir tarafta Berberice masallar anlatılıyor, diğer tarafta bir cambazın yaptıklarına hayret ediliyor. Bir zenneden sonra maymun terbiyecilerini izliyorum, hemen önümde biri diğerinin dişini çekiyor uyuşturmadan ve kimse garipsemiyor, bir diğeri renkleri dahi korku veren bir yılanı flütle dans ettirirken, bir hikâye anlatıcısı güldürdükçe güldürüyor kalabalığı. Sonra yılan terbiyecisinin davulunun ritimleri, maymun terbiyecisinin bendirinin ritimlerine karışıyor; bir falcının anlattıkları ile koluna hint kınası modelini tarif eden kadının sesi birbirine karışıyor. Bir köşede sihirbaz duruyor diğer köşede şarkıcı. Biri baharat satıyor, diğeri baharatlı yemek, biri argan yağı, biri iksir, diğeri balon, ötekisi düş. Biri ilaç yapıyor, diğeri salyangoz satıyor. Sucu, şifacı, çalgıcı, büyücü, cambaz, meddah… Burası nedir? Bir tür sirk midir? Ne ile tanımlarım? Bir karnaval mı? Bir curcuna mı? Bir pazar mı? Burası fenalar meydanı mı faniler meydanı mı?

Kalabalığa tahammülüm kalmıyor. Göz göze gelmemek mi gerekiyor hiç kimseyle bu meydanda, yan kesicilerden önce işlerini satanlar, bakış karşılığında bahşiş istiyor. Fotoğrafını çektiğim herhangi bir kişiden, elimi cüzdanıma atmadan kurtulma imkânım yok. O yüzden anlıyorum üçüncü dünyada aynasız makinelerle gezmenin gerekliliğini.

“İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirası Başyapıtları”: UNESCO’nun Cema’ül Fena’ya layık gördüğü statü bu. Burası gördüğüm ve görebileceğim her yerden farklı. Herkes ve her şeyin olduğu bunun gibi başka bir yer var mıdır, bin yıldır idamların da olduğu bu meydanda bu geleneği sürdüren? Bir elma satıcısı ile büyü satıcısı aynı tezgâhta mıdır?

Entelijansiyayı anlıyorum. Merakeş’e gönüllü sürgünleri anlıyorum. Goytisolo’yu, Canetti’yi anlıyorum. Merakeş, bir tür şifa kimileri için.

İbn-i Rüşd’ün Merakeş’ini görmüş olmayı arzuluyorum veya İbn-i Tufeyl’in Merakeş’ini. Onların hayata gözlerini yumdukları Merakeş de bu muydu yoksa onların Merakeş’inde sahaf dükkanlarının kokusu, tütsü tezgahlarının kokusundan baskın mıydı?

Merakeş bu meydandan ibaret değildir elbette, Elizabeth Warnock Fernea’ya göre öyle. Çünkü bu şehirde köklü bir İslam kültürü, bu meydana yansımasa da varlığını sürdürüyor. Bu şehir, her bir sokağında ayrı bir ahlaki gelenek ve dini anlayışla yaşıyor; sokak sayısınca tarikat, tarikat sayısınca ritüel, ritüel kadar bakış açısı var, bu yüzden kızmıyorum hiçbir şeye. Sonra başka bir yüzünü şehrin, Exit Marrakech filminde izlemiştim. Hepsi bir araya gelince, hayretimi saklamaya çalışıyorum.

Gün batıyor, yüksekçe bir otelin terasına çıkıyorum. Güneş, fenalıklar meydanını karanlığa bırakıyor, muazzam bir renkle batıyor, bir siluet doğuyor, sonra bir tütsü kokusu sarıyor havamızı, tütsü mü safran mı, belki de Merakeş’in kokusu budur, bu belirsizliktir, Cema’ül Fena rengarenk fenerlerle aydınlanıyor, Merakeş bir efsunlu tablo olarak kalıyor.

Fena Meydanı 8
Fenalar Meydanında Gün Batımı

Bir udi ruhumu donduruyor, gitmek istiyorum, gitmek istemiyorum. Bir tür tılsımı var bu kötülüğün.

Udinin müziğine Amina Alaoui veya Françoise Atlan eşlik etsin istiyorum, Gırnati veya Hicaz ezgilerle doldursunlar istiyorum bekleyişimizi.  Alaoi, Hija Mia’yı okusun; Atlan ise Durme’yi.

Akşam ezanı okununca Kütübiyye Camii’ne doğru yürüyoruz, nefis bir kıraatle kılıyoruz akşam namazını, dokuz yüz yıllık at nalı kemerlerin altında, beyaz duvarların altında, kırmızı halıların üzerinde, şimdi anlıyorum bu kemerlerin büyüsünü. Bu kemerler girdikleri yuvaya sonsuzluk götürürler.

Bir gün Kurtuba’da da, İkbal’den hemen sonraki o namazı ben kılmak istiyorum.

Kazablanka’ya dönüyoruz. Hâlâ, yılan terbiyecisiyle savaşıyorum, ben kazanıyorum.

 

09.06.2019-Kazablanka

Günaydın.

Bugün okyanusa, yüzmeye gidiyoruz.

Günlerdir kıyısındayım Bahr-ı Muhit-i Atlas-i Garbî’nin. İlk kez bir okyanusla tanışıyorum. Acaba bütün hayatını çölde geçiren insanlar, bir vesileyle bu sonsuz denizle karşılaştıklarında ne demişlerdir?

El Cedide’ye doğru yola çıkıyoruz, sakin plajlar var yol üstünde. Kazablanka, uzadıkça uzuyor; sürekli kasabalar ve yerleşim yerlerinden geçiyoruz, okyanusun bütün kenarları tutulmuş. Üzerinde kral VI. Muhammed’in fotoğraflarının ve her renkten flamaların olduğu büyükçe bir çadırlar silsilesi görüyorum, pazar yeri olduğunu öğreniyorum; sonra bir çadırlar silsilesi daha, bu kez üç devasa portresi var kralın, girişin bütün kenarlarında.

Aklıma diğer şehirlerde gezdiğim çarşılar geliyor, girdiğim her dükkânda kralın en az bir portresi. Bazen devlet dairelerinin dış duvarlarında, bazen şehrin herhangi bir binasında kralın devasa fotoğrafları. Evet burası bir krallık. Burası, insanların polisten ve muhbirlerden çok korktuğu bir krallık. Bu yüzden fotoğraf çektirmekten dahi çekindikleri bir krallık. Çok seviyorlar, sevmek zorundalar.

O kadar seviyorlar ki radyoyu açtığımda, müzik yayınında neredeyse her şarkıdan sonra spikerin krala sağlık ve afiyet dilediği anonslar geliyor aklıma, besmele gibi.

El Cedide, Müfettiş Ali’nin yani İdris Şuraybi(Driss Chraibi)’nin memleketi. Türkçe’de olan çok nadir yazarlardan Şuraybi. Fransız hayranlığının onu savurduğu yerde durmasam da saygı duymak zorunda hissediyorum.

Bir plajda duruyoruz, kum denizi, sakin bir sahil şeridi, her an saldırmaya hazır bir su kütlesi, insan boyunda dalgalar… Direnmek ne mümkün, sendeliyorum, düşüyorum, kum ayaklarımın altından çekilip gidiyor ve bir boşluğa düşüyorum. Okyanusta yüzemeden, okyanusta yüzmeye çabalayarak saatler geçiyor.

Güneş bir kara parçasının ardında batmıyorsa, dünyanın sonundasın demektir. Buradan bakınca biraz ilerisi dünyanın sonu.

Eve dönüp dinleniyoruz, bu kez de Kazablanka’yı dolaşmaya çıkıyoruz. Kazablanka. Samimi olanlar Casa der. Ben Dar’ul Beyza diyorum. Trafik ışıklarının olduğu kavşaklarda, dilencilerden daha çok siyahi gençleri görüyorum, Faslı değiller, yakın ve uzak Afrika ülkelerinden gelmişler, tek amaçları var; para kazanıp karşıya, Avrupa’ya geçebilmek. Çalışmıyorlar, dilenmiyorlar, herhangi bir şey satmıyorlar, Avrupa’ya gidebilmek için insanlardan para istiyorlar, saygımı kazandılar.

Aslında bu pek çok Faslının da hayali. İş bulamayan gençler Avrupa’dan başka bir şey düşünemiyor, ciddi oranda göç veriyor bu topraklar, Leyla Alemi(Laila Lalami)’nin Türkçe’ye bir türlü kazandırılamamış romanını anımsıyorum: Hope and Other Dangerous Pursuit, göç veren bu topraklara merhametli bir dokunuştu.

Kazablanka, “As Time By Goes”ın filmi. Özgür dünyanın, Curtis’in, Bergman’ın, “play it, Sam”in filmi. Victor, büyük bir misyon uğruna Lizbona’a kaçmak ve Almanlar’a karşı özgür bir Fransa için direniş örgütlemek ister. Kazablanka tarafsız bir duraktır. Aşk ve fedakârlık arasında, doğu ve batı arasında bir durak, en uzak batı… Anlıyorum ki, hâlâ bir durak Kazablanka. Örneğin, hâlâ kafesi var, Rick’in kendisi yok.

Kazablanka, en uzak batıdaki şehrim. Bir filmin dekoru olarak seçilmeseydi belki bize daha da uzak kalacaktı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısını Fransa sömürgesi altında geçirmiş Kazablanka, bugün alelade bir Fransız şehri gibi. Moresk ve neo-klasik mimari stiller bir arada, Fransızca tabelalar, kafeler, kiliseler, tiyatrolar, sanat galerileri, katedraller… Beyaz Kazablanka, kırmızı tramvay. Şehir, 1910’dan sonra Fransız genç mimarların bir atölyesi hatta laboratuvarı olarak kullanılmış ve baştan dizayn edilmiş; Art Deco’nun çok önemli örnekleri burada sergilenmiş.  Bu yüzden Kazablanka, Fransa’dan daha Fransa. Bir tek medine mimari geçmişle bağı sağlıyor gibi. Buranın bir tür mimari başkent ödülü de var ama muhteviyatını bilmiyorum.

Diğer Fas şehirlerinin aksine burada çok az iz bulabildim Mağribî mimarisinden. Örneğin, İbn-i Battûta’nın, Medine-i Beyda’da Ebû İnân el-Merînî tarafından yaptırıldığını söylediği yeni camii neresidir bilmiyorum, Medine-i Beyda bu şehir ama Ebû İnân’ın camiisine rastlayamıyorum.

Eski medinede yürüyoruz, tarihin ve surların kalıntıları arasında, sonra V. Muhammed meydanına gidiyoruz; devletin krallık sarayı haricinde mimari yüzü burada. Adliye binasına uzun uzun bakıyorum, neo-Mağribî denilen anlayışla Fransızlara yaptırılmış bu meydan ne doğulu ne batılı olabilmiş, tam olarak Casa.

Sosyal hayatın çok diri olduğu bir şehir burası. Geçmişten bu yana hem ticaret hem de kültürel hayat oldukça iyi yer edinmiş. Fransa’nın hegemonyası her alanda kendini hissettirir de, entelijansya bu ülkeyi rahat bırakır mı? Liman yakınlarındaki Petit Poucet’in Albert Camus ve Antoine de Saint-Exupéry tarafından da sıklıkla ziyaret edildiğini öğrendim.

II. Hasan Camii’ne gidiyoruz. Mevcut kralın babası imiş II. Hasan. Fas Krallığı’nda kralların isimleri Muhammed ve Hasan olarak dönüşümlü gidiyor. V. Muhammed, şimdiki kralın dedesiymiş, Fransızlardan bağımsızlık onun zamanında alındığı için ülkenin kurucusu sayılıyor ama 1666 yılından bu yana ülkede onların da ferdi olduğu Alevi Hanedanı saltanat sürüyor.

IMG_7627

Fas camilerinin neredeyse tamamı dikdörtgen ya da kare planlı, minareleri de öyle. Fas minareleri nevi şahsına münhasır. Her ne kadar Şam Ümeyye Camii İslam mimarisine temel olarak anılsa da buradaki mimari tam anlamıyla ne Endülüs mimarisi ne de Arap mimarisine dahil edilemiyor; Mağrib-Endülüs sanat üslubu deniyor, diğerlerinde silindirik hatlar olsa da bu ülkede şerefeler dahil minarelerin tüm detayları kare planlı. Bu açıdan Mağribî minaresi olarak anıyorum, bunun ilk örneği Tunus’un Kayrevan şehrindeki Sidi Ukbe Camii, orayı da görmeyi çok istiyorum, İslam sanatının ilk ve en önemli örneklerinden biri zira Hicri 50’li yıllarda yapımına başlanıyor. Fas’taki ve Kuzey Afrika’daki camilerin büyük çoğunluğunun mimari dayanağı o. Onun da minaresi kare bir kaide üzerine kurulu kare bir gövde, onun da at nalı kemerleri, revakları, nişleri, geometrik süslemeleri var. Bu kare gövdeli minarelerden Türkiye’de de var, Ahmet Sezikli bana tanıtmış ve gezdirmişti Galata’daki Arap Camii’ni. O da Hicri 95’te, İstanbul’u kuşatan Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapılmış. Ama onun minaresi bir çan kulesinden devşirme ve çok sonradan inşa ediliyor.

II. Hasan Camii 2

Elias Canetti, Merakeş’te bu minarelerin arasında yürürken, deniz fenerlerini andırdıklarını düşündüğünü söylüyor, içlerinde ses barındıran deniz fenerlerini… Canetti görebildi mi bilmiyorum ama gözlerimin önüne II. Hasan Camii’nin minaresi geliyor: Devasa bir okyanus feneri.

II. Hasan Camii’nin minaresi Kazablanka’daki her şeyden daha yüksek ve muhtemelen açık bir ufka sahip her yerden görülmesi imkân dahilinde, iki yüz on metrelik bir abide çünkü. Yüksekliğini ancak uzaktan bakınca, yakınındaki apartmanlarla yan yana gördüğümde anlayabildim, ne devasa bir sütun. Dünyadaki en uzun dini abidelerden biriymiş. Kazablanka’da da tıpkı Merakeş’te olduğu gibi en yüksek yapının bu minare olması gerekliymiş, Hicaz gözlerimin önüne gelince ne zarif düşünce, ne zarif bir şehircilik.

Çok büyük bir avlusu var caminin, aynı anda yüz binden daha fazla insanın burada namaz kılabileceği kadar büyük bir iç alan ve avlu. Mermer ve seramik zemin, at nalı kemerler, mukarnas süslemeler, mozaikler, çiniler, hatlar… Yeşil kiremitlerle kaplı çatı açılıp kapanabiliyormuş gündüzleyin. Ne muhteşem olur okyanusun soluğunu duyarak dönmek bir namaza doğru.

İnsan yaşayan bir sanat eserinin ortasında dipdiri hissediyor, dipdiri hissediyorum. Caminin dışında ve içinde her bir dokunuş el işi. Onbinlerce işçinin çalıştığından söz ediliyor bu caminin inşaatında, o kadar çok detay var ki, altı binin üzerinde sanatçı burada sadece oymalarla, süslemelerle, yazmalarla ilgilenmiş. Sanki tarihte Medinetüzzehra’nın inşasını dinliyorum. Avizeler ve camlar murano işçiliğiymiş. Buranın pahasını düşündükçe dudağım uçukluyor. Tamamlandığı 1993 yılında beş yüz milyon doların üzerinde bir maliyet… Muhtemelen gerçek rakam kat be kat fazla. Halktan bağış adı altında vergiler alınmış, yurt dışından da bağışlar gelmiş ve ihtimal ki dünyanın en pahalı ibadethanelerden biri inşa edilmiş. Arkadaşım, burada namaz kılamayacağını söylüyor bu israf sebebiyle.

II. Hasan Camii 5

Kral, caminin okyanus üzerine kurulmasını dilemiş bu yüzden de su doldurularak yapılmış. Düşünsene, bir kapı var, okyanusa bakıyor ama içeride basık bir atmosfer var, ferah değil, o kadar çok detay var ki, bir katedrali andırıyor, çünkü mimarı Fransız. Bizim Barok tarzı camilerimizi anımsıyorum. Ermeni mimarların eliyle bir camiden çok kiliseyi andıran camileri. Yine de, her bir köşeye ayrı ayrı odaklanınca burada olmaktan çok mutluyum. Oturup babalarıyla namaz kılan çocukları, yüksek lisans dersi veren müderris ve talebelerini yani ilmiye kürsüsünü, okyanusa bakan kemerli pencereleri, ahşap oymaları ve tavandaki mukarnas işlemelere baktıkça hayretten dilini yutan insanları izliyorum.

II. Hasan Camii 15

Bir yürüyüş yolu var, mihraptan okyanusa açılan kapıya kadar uzanıyor, hem yol hem kapı kapalı. Çünkü o kapı sadece kral ve devlet başkanlarına açılıyor. Kral, her Ramazan ayında teravihlerini burada kılıyormuş, kapı o ve misafirleri için var. Krala, Allah’ın huzuruna çıkana kadar en üst düzey protokol uygulanıyor.

II. Hasan Camii 10

Fotoğraf çekerken bir görevli yaklaşıyor yanıma. “Memnu! Memnu!”  diyor, yani indir makineni, sonra nereli olduğumu soruyor, Türkiye’den geldiğimi söylüyorum, “O zaman çekebilirsin.” minvalinde bir şeyler diyor, fotoğraflamaya devam ediyorum, çıkışta kapının önünde elini uzatıp “Bu bayram günü kardeşini sevindirirsin değil mi?” diye soruyor, sanki başka şansım varmış gibi.

II. Hasan Camii 4

Dışarıdan bakınca burası geniş bir kompleks, açık bir külliye. Hamam, kütüphane, medrese, müze… Ve çeşmeler. Rengarenk çeşmeler. Fotoğraf sırasına giriyorum.

Dalgalar camiye zarar vermesin diye, ki sabah bizzat tecrübe ettim hiç acıması yok okyanusun, devasa dalgakıranlar inşa edilmiş caminin yanına, lüks siteler de dalgakıranlar boyunca uzanıyor, insanlar okyanusa bakarak uyanıyor bu şehirde, dalgakıranlar aynı zamanda yürüyüş yolu, yürüyoruz, okyanusta balık tutan bir adamı izliyorum dakikalarca, sonra biri daha, biri daha gelmiyor.

Faslı Balıkçılar 1

Yürüyüş yolunun bitiminde bir alışveriş merkezi var, terasında okyanus manzaralı yemek yiyoruz, sonra Ain Diab semtine geçiyoruz. Kazablanka’nın en Fransız olduğu muhit. Kafelerden, restoranlardan, arabaların markalarından, dinlenen müziklerden sıkılıyorum.

Ain Diab. Yoksullukla aynı karede görünmek istemeyen Faslıların muhiti. Burada sokak çocuklarından, dilencilerden, mültecilerden tecrit edilmiş bir şekilde oturuyorlar. Ama Kazablanka sadece Ain Diab değil. Kazablanka, bütün gerçekliğiyle; varlık ve yokluğun arasına, banliyöler ve gökdelenlerin arasına çektiği suni duvarlarla da Kazablanka. Görmezden gelseler de; hâlâ umutsuzluk yüklü Afrika Kazablanka’sının sokaklarının prensi Ali Zaoua.

Kitapçıları geziyorum, çoğunlukla Fransız ve İspanyol yazarlar boy gösteriyor raflarda,  Faslı yazarlar diğerleri kadar popüler değiller burada; Tahir Şah çarpıyor gözüme, o da Faslı değil; Kazablanka’da yaşıyor oluşu onu biraz daha sevimli gösteriyor bana, seyahat edebiyatı diye bir türün tanımı yapılabilecekse, Tahir Şah’ı bu kategoride sıklıkla anmak gerekiyor. O da Türkçe’de olmayan bir yazar, döner dönmez The Chalip’s House ve In Arabian Nights’ı edinip okuyacağım. Leyla Ebuzeyd(Leila Abouzeid), kitabı Arapça’dan İngilizce’ye çevrilen ilk Faslı kadın yazar; adıyla ilk kez burada karşılaşıyorum.

Güneş batma hazırlığı yapıyor. Bugünü güneşe ayırdım, muhteşem bir gün batımı fotoğrafı çekmeliyim. Sidi Aburrahman türbesinin bulunduğu adaya gidiyoruz önce. Dua etmeye gelenler, okyanusa karşı oturan çiftler… Bembeyaz bir ada burası, karayla tek bağlantısı tarihi bir köprü. İç içe beyaz yapılar çok güzel bir görüntü oluşturuyor. Fakat ben sahilin bu kadar kalabalık olmasına hayret ediyorum. İnsanlar, yüzlerce insan, ailecek, şemsiyelerin altına oturmuş Mağrib çaylarını içiyor ve okyanusu seyrediyorlar. Tanca’daki görüntü geliyor aklıma. Faslılar, akşamlarını deniz kenarında geçiriyor, bu gerçek. Bir yandan canlı müzik yapan gençler, bir yandan seyyar satıcılar, güzel bir atmosfer oluşturuyor. Bu sırada beyaz bir at geçiyor önümden, eyerinde Fas bayrağı. Fotoğraflamayı o kadar çok istiyorum ki, burada bedava selam bile alınmadığını düşününce muhatap olmak istemiyorum sahibiyle. Sahile, günbatımını izlerken nane çayımızı içmeye geçiyoruz.

Kazablanka Gün Batımı 13

Fas, hem denize hem okyanusa kıyısı olan kaç ülkeden biri bilmiyorum. Derler ki, denize dayanıklı ama okyanusa dayanıksız gemiler yola çıkınca, fırtına ve dalgalarla baş edemeyince parçalanır ve batarlarmış, öyle olunca da gemiden arta kalanlar Fas kıyılarına vururmuş. ‘Batan geminin malları’ deyimi de oraya dayanırmış. Fas topraklarında bir kısım insan, sadece gemilerden kıyıya vuran mallarla geçimini sağlarmış. Öyle olunca da halkta alışkanlık olmuş, akşam olunca aileleriyle sahillerde oturur kıyıya vuracak ganimetleri beklerlermiş. Yüzyıllar önceki alışkanlıklar bugün keyifli yürüyüşlere dönüşmüş tabi. Kimsenin ganimet beklediği yok ama ben ganimetimi buldum. Az önce gördüğüm atın sahibi çocuk iki yan masaya çay içmeye geldi ve at okyanusa bakıyor, Allah’ım, aramızın iyi olduğuna çok sevindim.

Kazablanka Gün Batımı 4 2

Onlarca fotoğraf çektim, ben böyle bir gün batımı izlemedim, güneşi hiç böyle görmedim, Sidi Aburrahman’ın türbesi ve köprüsü, Fas bayraklı eyeriyle kır bir at ve Atlas Okyanusu. Bir rüyada olmadığıma nasıl emin olabilirim?

Kazablanka Gün Batımı 11

10.06.2019-Kazablanka

Günaydın.

Bugün dönüş yolculuğum var. İnsanıyla barışamamış olsam da ben bu toprakları çok sevdim. Üstelik hiçbir şehri hakkını vererek gezememişim. Mesela Sahra Çölü’nde bir gece kalmak istiyordum, olmadı. Mesela Atlas Dağlarına tırmanmak istiyordum. Şevşavin’de, Fes’te, Tetuan’da, Merakeş’te birkaç gün daha kalmak istiyordum.

Jean Genet, Laraş’ta yatıyormuş. Orwell’ın Daralma’yı yazarken konakladığı yeri, Bowles’ın evini görmek istiyordum.

Faslı edebiyatçılarla tanışmak, varsa şiir buluşmalarına katılmak istiyordum. Abdelhak Serhane’nin en az bir şiirini dinlemek istiyordum. Kitapçılardaki İspanyol ve Fransız yazarların üstünlüğünün, reel edebiyata yansımasını sormak istiyordum. Edebiyat dergiciliğini öğrenmek istiyordum. Varsa bir açık hava sinemasında, Road to Morocco’yu izlemek istiyordum, ya da Le Grand Voyage’i.

Bu kadar çok dini ritüele, diyaloglardaki duaya rağmen Fas sokaklarında kendimde güven duygusunu neden bulamadığımı da sormak istiyordum. Tembelliğin neden bu kadar yaygın olduğunu sormak istiyordum. İnsan tipi ve şehir tipinin birbiriyle neden uyuşmadığını öğrenmek istiyordum. Neden herkesin, rüşvet konusunda serzenişte bulunmasına rağmen neredeyse selamın dahi bedava alınmadığını sormak istiyordum.

Çok sorum vardı. Birkaç giyim ve toptan market markası haricinde buraya çok kötü şeyler ihraç etmişiz. Ocağımıza incir ağacı diken dizi ve müzik sektörümüze buradaki gençler nerdeyse tapıyorlar.

Daha büyük bir problem var, Fas’ta artık daha iyi anladım: Küreselleşme. Faraza, yirmi yaşında bir Türk, bir Bulgar, bir Kosovalı, bir Arnavut, bir Norveçli, bir Danimarkalı, bir Faslı, bir Boşnak yan yana gelse, yüz yapıları veya ten renkleri haricinde onları birbirinden ayıracak hiçbir kıstas kalmadı. Aynı şekilde giyiniyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı dili konuşuyor, aynı yiyecek ve içeceklerden hoşlanıyorlar. Ya da şehirler… Gökdelenler, plazalar, apartmanlar, oteller her yerde aynı ruhsuzluğu giyinmişler; her yerde aynı çarpıklıkla yükseliyor, bütün şehirleri aynı aymazlıkla kirletiyor dilsiz binalar. Kendimize özgü hiçbir şey bırakmadı küreselleşme. Bu yüzden buradaki her problem, aynı zamanda dünyanın geri kalanında da problem.

Havalimanındayız. Uçuşa yaklaşık bir buçuk saat var. Murat abi namaz kılmak için mescide gitti. Ben de magnet ve kartpostal bakmak için bir mağazadayım ki Arapça bir anonsta adımın geçtiğini sandım. Sonra aynı anonsun Fransızca tekrarı… Ama bizim uçuşumuza en az bir buçuk saat vardı ve uçağın kapı bilgisi ekranlarda yoktu. Pasaportlar da bendeydi, bir şey düşürmüş olamazdık. O zaman ben yanlış duymuştum.

Birkaç dakika sonra anons tekrar edildi.

Üçüncü anonsta emin oldum. “Sinyor Hesen Buzdaş, sinyor Murat Sadak…”

Yol arkadaşım, terminalin uzun koridorunda vitrinlere baka baka geliyor, uzaktan el salladığımı görünce koşmaya başlıyor. “Abi bizi anons ettiler galiba.” Dedim. Hemen en yakın danışma masasına koşturup derdimi anlatmaya çalıştım. Alt katı işaret ettiler. Koştuk, yer hizmetlerindeki kadın “Sinyor Hesen?” diye bağırdı, “He he sinyor Hesen.” dedim. Kol saatimi gösterip “Uçağa daha çok var.” deyince o da kendi saatini gösterdi, saatler gece yarısında bir saat ileri alınmış. Fas’taki mihmandarımızın dahi bundan haberi yok. Neredeyse uçağı kaçırıyormuşuz.

Geliş yolculuğunun aksine uçak tamamen dolu. Pencere kenarında yani benim oturmam gereken koltukta Faslı bir kadın oturuyor, tartışmaya gerek görmüyorum.

Uçak pist başında hızlanıyor, yanımdaki kadın ve uçaktaki pek çok kişi cep telefonlarından kalkışı ya uygulamalarda naklen yayınlıyor ya da görüntülü konuştukları kişilere izletiyor. Burada uçak modu, canlı yayın modu. Koridorda oturan bir yolcu, ayaklarını önündeki koltuğun kolçağına uzatmış, oldukça güvenli bir şekilde uçuyor.

Bir an önce evime gitmek istiyorum.

Hasan Bozdaş | Hece Dergisi Aralık 2019(276)

Bir yorum yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s