Tromsø Günlüğü 1

05.10.2018

Hayatımda rastlantı sayılamayacak kadar çok seyahat var; kendiliğinden çıkagelen, hiç hesapta olmayan ama daima yola çıkaran, gittikçe babama benziyorum. Yolda ölmekten korktuğumu biliyorum, yine de yol oluyorum. Toprak, tapmak için hâlâ çok değersiz. İnsan, bunu medeniyetin tarihi boyunca pek çok kez ispat etti. Bu yüzden hiçbir sığınağım yok dünyayla ilgili. Çünkü yolda olunca, ait olma hissi kayboluyor, hiçbir şey hissetmiyorum; belki buraya da uyum sağlarım, belki buraya da…

Norveç, 29 yıl kadar geç kaldığım Norveç, çok lütufkar duruyor. Betül ve Jens’in daveti, beni bir süre iyileştirecek gibi görünüyor. Hiç tereddüt etmedim çünkü Norveç’e gidecek olmam, evime gidecek olmamdan farksız hissettiriyor vize almamı gerektirmesi dışında.

Seyahatime 15 gün kala, Norveç’in uzun vadeli hava durumunu günde birkaç kez kontrol etmeye başladım. Nitekim kuzeye gideceğim, 5500 kilometre kuzeye, 70. paralele. Kuzey ışıklarının, auroraların mevsiminde kuzeye gidip eli boş, başı önde dönmek var, ne büyük bir yıkım olur, üstelik soğuk sevmeyen ben, soğuk bir mevsimde…

Hava durumu hiç iç açıcı değil, orada olacağım hafta boyunca yağışlı hatta kar yağışlı görünüyor, Tromsø’nun yüksek yerleri beyaza boyanmış; yılın 8 ayını kış, 4 ayını sonbaharla geçiren bu şehre erken kar sevinci için gitmek beni korkutuyor.

Yunanistan’dan gelen kasırga haberleri de ayrı bir şekilde canımı sıktı. Meteoroloji, Atatürk Havalimanı’nda yüksek rüzgâr hızı tahmininde bulunuyor gideceğim Cuma günü için. Bazı uçaklar için limit üstü rüzgâr gelirse, kalkışları da inişleri de etkiler, günlerim defalarca Norveç ve Türkiye meteorolojilerini takip etmekle geçti.

Gece yarısından biraz sonra Esenboğa Havalimanına geçtim, İstanbul hava trafiğini anlık takip ediyorum, bir aksama görünmüyor, 03:55’te Yeşilköy için kalkacağız, bağlantısız uçuşlar olmasına rağmen kontuardaki görevli bagajı Oslo’da almamı sağlayacağını söyledi.

#istanbul #bosphorus

İstanbul’da her şey yolunda görünüyor, sarsıntısız bir iniş gerçekleştirdik, dış hatlar terminaline hızlıca ilerleyip pasaport kontrolünü geçtim, Oslo uçağı 07:40’ta, sabah namazı için mescide gittim, dünyanın elli ırkından insan mescitte, sanırım bir Pakistanlı imamın arkasında kıldık namazı, muazzam bir kıraati vardı, sonra da bekleme salonuna…

Birmingham uçağının yolcularıyla aynı bekleme salonundayız. Solumdaki koltuğun üstünde boş bir pet şişe ve peçete var, onun yanındaki koltuklarda iki İngiliz kadın muhabbet ediyor, İngiliz aksanı, şiir gibi.

Karşımdaki koltuklarda iki Iraklı kadın Arapça konuşuyor, şiir gibi, onların yanında tipik bir Norveçli başka bir kadın, onun yanında bir Hindistanlı çift, bir siyahi çift, onların arkasında birkaç Norveçli çift… Dış hatlar terminali, küçük bir dünya meclisi.

Birmingham’a giden uçağın boarding işlemleri başlayınca İngiliz kadınlar kalktı, kapıya yöneldiler ki Norveçli kadın arkalarından bağırdı: Çöplerinizi atmayacak mısınız? Peçete ve boş su şişesini kast etmişti, İngiliz kadınlardan biri döndü, özür dileyerek çöpleri aldı, çöpünü attı ve kapıdaki güvenlikten(belli ülkelere uçağa binerken ekstra güvenlik protokolü uygulanıyor, ABD, İngiltere…) geçerek uçağa gitti. Norveç gerçeği bu.

Türk Hava Yolları’nın TK1751 sefer sayılı Oslo uçağındayım, 8 gibi kalktık 35L pistinden, uçak A330-300, bu dev kuşa ilk kez biniyorum, uçağın neredeyse en arkasında 38A’dayım, yanımdaki yolcu gelir gelmez uyudu. Uçağın tamamına yakını dolu.

Kahvaltımı yaptım, başka hiçbir şeyle meşgul olmadan dışarıyı izliyorum, 4 saate yakın süren yolculuk, aşağıda sırasıyla Ukrayna, Moldova, tekrar Ukrayna, Beyaz Rusya, Litvanya, Baltık Denizi, sonra İsveç ve Norveç.

Öksürükten boğulmak üzereyim, astım krizine girmiş gibi nefes alamıyorum saniyelerce; antibiyotik, vitamin, zencefil, zerdeçal, süt… Günlerdir bir eksilme yok. Kabin memurundan bitki çayı istedim, öksürüklerime şahit oldu, bitki çayı olmadığını üzülerek söyledi ve çay getirdi, yanında da küçük bir kutu bal. “Çantamı karıştırdım bir şeyler var mı diye, bal buldum.” dedi. Çok teşekkür ederim Türk Hava Yolları.

İsveç ve Norveç göz alabildiğine göl, orman… Ağaçlardan pek anlamam ama ladin ormanları gibi yeşil olanlar ve sarı olanlar ne ağacı bilmiyorum, belki sarıçam… Burada herkese bir göl düşüyor sanırım, o kadar çok göl, gölcük ve orman… Doppler’in saklanabileceği çok orman var.

norveç ormanları

 

Oslo-Gardermoen Lufthavn. Kaptanımız için eziyetti Gardermoen demek, her anonsunda iki üç kez tekrarlamak zorunda kaldı havalimanının adını. İndik. Lufthavn, Danca’da havalimanı olarak kullanlıyor.

Pasaport kontrolü, -neden geldiniz, -neden gelmeyelim, -hoşgeldiniz.

Oslo ile havalimanı arasında biraz mesafe var, hızlı trenle ulaşım sağlanıyor, çok da ucuz değil bilet, şehir merkezinde biraz dolaşmak istiyorum ama yerel saatle 15:30’daki Tromsø uçağını kaçırmamam lazım. Bugün Tromsø’da yağış yok, aurora radar hava kararmadığı için henüz tahmin vermiyor, içimden bir ses bugün aurora izleyeceğim diyor, ev sahiplerim yazışmalarımızda “zor” diyor.

İskandinavya’da 4 büyük havayolu şirketinden söz edilebilir, SAS, Norwegian, Iceland Air, Widerøe. Iceland Air, İzlanda şehirlerini hub olarak kullanıyor, uçuşları hakkında çok bilgim yok.  Widerøe, Norveç’te kısa mesafelerde uçmakta mahir, ağırlıkla filosunda Dash 8 var, binmek nasip olmadı pırpırlı kuşa. SAS; Danimarka, İsveç, Norveç merkezli bir havayolu şirketi. İskandinavya’nın milli havayolu da denebilir. Norwegian, Norveç merkezli ucuz havayolu şirketi, su ve bagaj dahil her şey ücretli, SAS en azından kahve ikram ediyor, sanırım su da ikram ediyor, daha önce uçmuştum SAS’la, bugünkü Tromsø uçuşum Norwegian’la, bakalım nasıl bir tecrübe olacak. Norwegian’ın sevdiğim bir yönü var ki, uçakların kuyruklarını İskandinav değerlerin portrelerine boyuyor. İsveçli, Danimarkalı, Norveçli fark etmiyor. Bjornstjerne Bjornson, Max Manus Norveçli, Ludvig Holberg Danimarkalı, Selma Lagerlöf İsveçli, ama hepsi Norwegian uçaklarının kuyruklarında… Bence çok büyük bir onur.

İskandinav ülkelerinde havalimanlarında tek kontrol noktası var, havalimanına girişler serbest, uçağa binmek üzere gidilen bekleme salonları öncesinde bir güvenlik kontrolü var, Türkiye’de çantaların açıldığına pek şahit olmadım, burada x-raydan geçirilen çantaların yarısını polis açarak kontrol etti.

Yabancı havayolları haricinde yerli firmaların check-in bankoları olmadığını, bagaj işlemlerinin yolcularca yapıldığını terletici bir maratonla öğrendim. Elektronik check-in makinelerinden bagaj için de check-in yaptım, sonra bagaj teslim otomasyonunda barkodu okutup gönderdim, çok ilginç, bizim yeni havalimanında da olacak aynı sistem, insan artık çekilmeye başlamış dünyadan.

İnsanlar şişelerini doldurabilsinler diye içme suyu çeşmeleri var havalimanında. Keşke boş şişeler de olsaydı. Ronneby’de vardı.

Havalimanı oldukça büyük. Marketlerde kitap ve dergi reyonları ile birlikte birkaç müstakil kitapçı da var, Norveçliler ne okuyor? Bakayım.

Selam veriyorum, -hei, Norveç şiirini merak ediyorum, şiir kitabı bulunmakta mıdır? İki kitap getiriyor, ikisi de Norveçce, ikisi de Norveçli olmayan iki şairin kitapları. Şairlerin biri Hindistanlı, diğeri Afrikalı.

Dergi raflarını inceliyorum, bizim süpermarketlerdeki dergi reyonlarından bir farkı yok. Çoğu kadınlara hitap eden dergiler, bir kısmı da otomobil ve spor ağırlıklı dergiler. Kültür, sanat, edebiyat?

(Roman oldukça yaygın bu topraklarda, “krim” diye sınıflandırdıkları suç edebiyatı özelinde, insanlar krim okuyorlar. Çok satanlar listesinde krim kitapları var, kitapçıların en gözde raflarında onlar… Bu sakin insanlar? Bu kadar krim? Krim, İskandinav sinemasını da etkisi altına almış durumda. Gerilim ve polisiye filmler noktasında çok ileri bir noktada İskandinav sineması.

Aynı zamanda Norveçliler, Paskalya’da bir tür krim okuma ritüeli yapıyorlar, bu geleneğin adı påskekrim. Bugün krim edebiyatının popüleritesinin arka planında şöyle bir olayın yattığını duydum:

Nordahl Grieg ve Nils Lie, 1923 yılında ‘Bergen Treni Gece Yağmalandı’ adıyla bir kitap çıkarır ve çok iyi bir reklam planlarlar. Önemli gazetelerden Aftenposten, 1923 yılının Paskalya günü Bergen Treni Gece Yağmalandı manşetiyle çıkar.  Birçok insan önce haberi gerçek sanır, manşetin bir reklam olduğunu öğrenince de kitabı almaya koşar. Sonraki yıllarda yayıncılar bu girişimden etkilenip Paskalya günlerinde farklı suç romanları yayımlamaya başlar ve böylelikle bir gelenek oluşur. Paskalya tatili Norveç’te diğer ülkelere göre daha uzun, öyle olunca insanlar Hytta’larına kaçıp hem tatil yapıyor hem de tatillerini bu kitaplarla geçiriyorlar. Bugün krimin en önemli temsilcilerinden biri Jo Nesbo. İskandinav sinemasının da yoğunlukla gerilim ve suç filmlerinden oluşması hatta zaman zaman yeraltı sinemasına kaymasının da ağırlıklı nedeni bu gelenek olabilir.)

Norwegian Airlines’ın DY378 sayılı seferi. Kuzeye doğru yol alıyoruz, 7A’dayım, sahil şeridini izlemek için uzun süre önceden check-in yapmıştım, bulut denizinden başka bir şey yok, olsun. Yanımdakilere kulak kabartıyorum, bu dilin tonlamaları çok hoşuma gidiyor, bildiğim birkaç kelime var, başka da bir şey anlamıyorum. (Gratis, bedava demek.)

Alçalmaya başladık, Tromsø’nun etrafındaki adalar, fiyortlar, muazzam görünüyor muazzam. Berrak bir görüntü, cam gibi Norveç Denizi, hâlâ inanamıyorum bu yolculukta olduğuma.

Uçak indi. Önce soğuk karşıladı, sonra arkadaşlarım. Onlar burada olduğuma inanamıyor, ben de inanamıyorum.

Araba kiralayıp Telegrafbukta’ya gittik, yaklaşık yarım saat adapte olmaya çalıştım.

20181005_173305

Eve geçtik. Havalimanının bulunduğu adada evimiz, deniz manzaralı, dağ manzaralı(Store Blåmann). Diğer adalar ve dağların siluetleri, hemen arkalarında fiyortlar uzanıyor, sonra alabildiğine Norveç Denizi…

İlk dikkatimi çeken evlerin bahçe duvarlarının olmaması oldu, her bir müstakil yapı içerisinde en az 3 daire var, en az 3 aile yaşıyor, bizim evlerimizle karşılaştırınca oldukça dar, 1+1 dairelerde ailecek yaşıyorlar, kiralar da çok pahalı, gelirin yarısı doğrudan kiraya gidiyormuş, eşlerin ikisinin de çalışmaması durumunda geçim oldukça zor, bahçede trambolinler var, çocuklar…

“Bu gece kuzey ışıklarını göremeyeceğiz.” dediler, üzüldüm. Aylardır sadece kuzey ışıklarını düşünüyorum, rüyalarıma giriyor, çok fazla giriyor, hava yeterince açık değil, bulutlar bir açılsa…

Bugün Kulturnatt’mış Tromsø’da, yani kültür gecesi. Bu yıl 5. kez düzenleniyormuş. Gün boyunca çeşitli kültürel etkinlikler yapılmış birçok yerde. Kültür merkezinde sergiler, kafelerde gençlerin şiirler okuduğu etkinlikler, kiliselerde konserler… Tromsø, festivalleri çok yoğun yaşayan bir şehir. Örneğin 1 hafta süren ve uluslararası ölçekte yapılan bir müzik festivali var, bunun haricinde bir de rock festivali. Daha önemlisi Uluslararası Tromsø Film Festivali. Çok prestijli bir festival, burada geçmişte bazı Türk filmleri de yer aldı, hâlâ yer alıyor, ödül durumlarını bilmiyorum.

Akşam yemeğini yiyip Bach konserine yetişmeye çalışacağız. Yemekte laks(Norveç somonu), Norveç mantarı ve Hindistan pirinci ile hazırlanmış pilav var. (Bu arada bu yediğim somonsa bizim Türkiye’de yediğimiz ne? Bayıldım. Bir parça daha alabilir miyim?)

20181005_185600

Aslında İskandinavlarda Cuma akşamları tako yeme geleneği var, hatta marketlerde tako malzemelerinin bir arada olduğu kocaman reyonlar bulunmakta. Tako geleneğinin arka planını bir türlü öğrenemedim. Yani bir Meksika yemeğinin bu coğrafyada işi nedir? Sonradan, İsveçli bir arkadaşımdan öğrendim, bilginin sıhhati konusunda aklıma yatmayan şeyler var ama. 1982 yılında geliyor tako İsveç’e,  Meksika ve İsveç arasındaki ticari ilişkiler sebebiyle ülkede restoranlar açılıyor, ama yemek çok baharatlı olduğundan kolay benimsenmiyor. 1988’den itibaren marketlerde tako baharatları satılmaya başlıyor.  2000’lerden itibaren de tamamen yaygınlaşıyor. Yaygınlaşmasının altında yemeğin yapımının kolay ve hızlı olması yatıyor. Cuma akşamları tercih edilmesinin sebebi de, haftanın yorgunluğunu pratik bir yemek atıştırdıktan sonra dışarı çıkarak atmak. Bir de tako 9, 10 malzeme ile sunuluyor sofraya, zengin bir çeşit ve mönü. İsveçliler yemek yerken birbirlerine bu malzemeleri ikram etmelerini, bir çeşit seremoni gibi algılıyorlar, bunun da aralarındaki bağları güçlendirdiğini ve yardımseverlik ruhunu harekete geçirdiğini düşünüyorlar, evet tako yerken bunu da düşünüyorlarmış, ben sivri biber uzatırken işin yardımseverlik boyutunu hiç düşünemiyorum. “Biz nazik ve yardımsever bir ırkız dedi.” arkadaşım. Dedi. Bunu dedi. Bana dedi. (Betül’e Norveç’teki durumu sordum, burada herkes masadaki her şeyden ekmeğin arasına koyma telaşında tako yerken, yardımseverlik hayal mahsulü dedi.)

Norveç’in çok karakteristik bir mutfağı yok. Dondurulmuş gıdalar oldukça yaygın ama her türlü sebze ve meyve ithal ediliyor. İnsanlar en çok somon, tako ve Norveç’in Grandiosa pizzasını tüketiyor.

Şehir merkezine yürüyoruz, güneş 1 saat önce batmış olmasına rağmen hava aydınlık, bu aydınlık 1 saat kadar daha sürecek sanırım. Tromsø ve Kuzey Kutup Dairesinde, kış aylarında polar gece adı verilen ve iki ay süren; güneşin hiç doğmadığı günler yaşanıyor, kuzeye gidildikçe bu süreler artıyor, hava belki bir ya da iki saatliğine aydınlanıyor, onun haricinde haftalar boyunca güneş yüzünü göstermiyor. Yazın da buna benzer bir durumu, geceyarısı güneşini görüyor Tromsø ve yine aylar boyunca güneş batmıyor, öyle olunca geceyarısında bile güneş tepede duruyor, insanlar uyuyabilmek için kalın perdeler kullanıyor, güzel bir tecrübe olmalı.

-Buralarda hiç sokak köpeği yok mu? -Yok. -Cidden yok mu? -Cidden yok. -Kutup ayısı, kurt, dinozor, vampir, yani karanlıkta bize saldırabilecek vahşi herhangi bir şey? -Yok.

Evden dışarı çıkarken reflektör takıyoruz, ben bileklik olanları tercih ettim. Hava soğuk. Kabanımın sağ ve sol kollarına Tromsø belediyesi logolu iki reflektör taktım. Dışarıda kimileri reflektör yelekleri giyiyor, kimi reflektörlü bere, eşofman… Spor, yürüyüş, koşu o kadar yaygın ki, sokaklar da o kadar aydınlık değil, trafik güvenliği her şeyin önünde, o yüzden teamül bu, reflektör.

Mezarlık duvarının yanından yürüyoruz, sol tarafımız üniversite yurtları, evli öğrenciler için yurt içerisinde mini ev verildiğini öğrendim, sosyal devlet, bizde böyle bir katkı var mı bilmiyorum.

Hava çok güzel, soğuk havalarda nefes almakta zorlanırım, öyle bir şey yaşamadım, tertemiz bir gökyüzü altında soluyoruz.

Tromsø Domkirke, katedral, bugün birçok müzik organizasyonu var, Bach konserine 10 dakika kaldı, kapıda bir kadın güler yüzle karşıladı, kahve ikram etti, içerisi oldukça kalabalık. Kadının, kilise papazı olduğunu öğrendim, bu organizasyonlar haricinde kilisenin hiç faal olmadığını da. (2000’lerin sonunda Norveç Kilisesi isimli üstyapı özerkleşerek, devlet kontrolünden çıkınca hem maddi olarak ciddi bir kayba uğramış hem de toplum kiliselerle bağını gevşetmiş. Kiliseler Pazar günleri dahi kapalı neredeyse, dini pek aramıyor Norveçliler, özellikle gençler dinle aralarına ciddi bir mesafe koymuşlar. Norveç’te devletin tüm dini cemaatlere para yardımı yaptığını da öğrendim. Aslında Tromsø’da rahibe manastırı da varmış, faal, kaç mensubu var merak ettim.)

Konser başladı, hiç kimse telefonunu çıkarıp çekim yapmadı, herkes müzik dinliyor,  Bach notaları, kilise orgu ve koronun uyumu muazzam. Konser bitti.

-Şu görünen Kuzey Işıkları mı? Evet. -Ama hani? Hadi Hasan limana koşalım.

DCIM100GOPROGOPR0940.JPG

Kuzey ışıklarıyla ilk karşılaşmamız, Tromsø Limanı, ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum, çok güzeller, yere sırtüstü uzanıp izlemek istiyorum, şehrin ışıklarından kaçarak, yükselerek, neden kimse umursamıyor benden başka, ben hayretimden dilimi yutmak üzereyim, rüya üstü bir şey bu, nasıl kimse umursayıp başını kaldırmaz, nasıl.

Evin özel bir köşesi var ve ben o köşede, ağaçların ve kuzey ışıklarının altında, boydan boya pencerelerin manzarayı evin içine taşıdığı o panoramada uyudum, Kari Bremnes ezgileriyle, önceki gece hiç uyumadığımı unutmadan uyudum.

 

06.10.2018

Günaydın. Rüya değilmiş.

Peynir dilimleyiciyi Norveçlilerin bulduğunu biliyor muydum, hayır. Yaşı geçkin Norveçliler, yoksulluk günlerini anımsıyorlar ve peynir dilimleyicinin hangi şartlarda, ne amaçla icat edildiğini biliyorlar, eşit bir dağılım, az bir öğün ve israf yok. Bir de Norveç banknotlarının üzerinde deniz teması var, balık, gemi, deniz feneri fotoğrafları, kültürel yansıma…

Bugün mükellef bir kahvaltı var aslında. Kahverengi peynir, brunost denen bir mucize, paketi bitirmemek için kendimi zor tutuyorum, gözüm başka bir şey görmüyor. Danimarka küflü peyniri, Norveç kaşar peyniri, Norveç keçi peyniri, Norveç tereyağı (Smor, adı çok hoşuma gidiyor) yaban mersini reçeli, böğürtlen reçeli, bal… Burası bir yaban mersini ve böğürtlen cenneti. Norveç elması da çok güzelmiş güya ama bana hitap etmiyor. Bana, “Hadi yaban mersini toplamaya gidelim.” dediler.

Jens çok güzel bir piyano resitali sundu, klasik müzikten hiç anlamam, Jens çok güzel çalıyor. Edvard Grieg dinliyormuşum. Grieg burada oldukça popüler, Norveçli bestekar, Ibsen’in piyesleri sahnelenirken Grieg’in notaları çalınıyor çoğunlukla. Grieg 19. yüzyıl sanatçısı, Ibsen de. Ibsen oyunları çok sıkıcı geliyor bana ama Norveçliler benim gibi düşünmüyor.

İskandinav sinemasını da edebiyatını da seviyorum, özellikle sinemasını oldukça sıkı takip ediyorum. Edebiyatını belki 2 yıldır… Erlend Loe, Arto Paasilinna, Per Petterson, Ketil Bjørnstad, Kjersti Skomsvold, Roy Jacobsen, Selma Lagerlöf, Axel Jensen, Tarjei Vesaas (Buz Sarayı’nı Melih Cevdet Anday Türkçeye kazandırmış.) Thorvald Steen, Ola Bauer, Gunnar Ekelöf (Ekelöf’ün yeri ayrı), Jostein Gaarder  okudum, okuyorum. Çok yakın zamanda Lars Saabye Christensen okuyacağım.

Ekelöf’ün şiirleri birer felsefi metin gibi, külleri nehirlerimizde akıyor. Selma Lagerlöf’ü çocukken okumadığıma çok içleniyorum, Jostein Gaarder’i çocukken okudum, Sofi bana felsefe öğretmiştir, Erlend Loe’nun Türkçe’deki üç kitabını da okudum, Doppler harikulade bir roman ama Tavşan Yılı’ndan esinlendiğini düşünüyorum Loe’nun. İskandinavlar yeraltı edebiyatıyla, krimle daha çok uğraşıyorlar, öyle olunca okuduğum kitap sayısı sınırlı kalıyor ama güzel her eser de çevrilmiyor Türkçe’ye, bir de öyle bir problem var…

Hava yağışlı, Sommarøya’ya gideceğiz, 1 saat uzaklıkta, “orada yaz vardır” diyorlar, adı “yaz adası.”

Norveç malum soğuk. Eskiler, geleneksel Norveç desenleriyle, ki çoğunluğunda geyik figürleri var, ki astronomik şekilde pahalı, yün kazaklar dikiyorlar, çocuklara, torunlara miras kalıyor, ‘kofte’ diyorlar adına, kofte bir hırka giydim. Aslında Norveçliler, özellikle de kuzeydekiler, yün içlik giymeyi de ihmal etmiyor, en üste de kaz tüyü bir yağmurluk tercih ediliyor, hatta yağmurluk pantolon da. Ben bugün kofte giydim, üzerine de kabanımı. Uzaktan bakınca buralı olmadığım o kadar belli ki.

20181006_114952
Ben, kofte ve Kaldfjord.

Aslında bu haftasonu için plan Hytta kiralamaktı. Hytta, Norveçlilerin inziva evleri. Ormanda veya deniz kenarında, doğada olmak, dinginliği yaşamak için yerleşim yerlerinden uzak inşa edilmiş, tipik Norveç kabini/evi/kulübesi. Hastalık tüm bu planları bozdu. Öyle olunca Hytta kiralayıp haftasonunu geçireceğimiz bölgeye şimdi günübirlik gidiyoruz.

Önce Kaldfjord’da durduk, sonra Kattfjord’da.

6
Kattfjord. Fotoğraf çekicisi: Betül

Oradan da doğruca sahil şeridini takip edip Kvaløya’ya, sonra Sommarøya’ya geçtik.

20181006_125518
Sanırım, “o gemi buraya gelecek” pozu.

Denizin rengi o kadar iç açıcı geldi ki.

fjord 3
Sommarøya

Yol boyunca bazen kar yağışı oldu, bazen yağmur yağdı, bazen güneşe yakalandık. Karla kaplı yollardan bir anda yemyeşil bir vadiye çıktığımız da oldu, sararan ormanlar gördüğümüz de. Tüm bunlar 1 saatlik yolculuk içerisinde yaşandı. 1 saat, 4 mevsim. Sommarøya’dan hatıra deniz kabukları aldım, bir süre açık denizi izledik, biraz yağmur yağdı, gökkuşağı çıktı. İlginç bir şey, burada gök gürlemiyormuş, “Hasan gel yerleş.” diyor Kuzey Kutbu.

7

Avrupalıların trafikte sabrına hayranım. 20 km. sınırının olduğu yerde 20 km; 30 km. sınırının olduğu yerde 30 km. hızla gidiyoruz, yol boyu 60 km. hızın üstüne çıkmadık, ben istemsiz bir şekilde ayağımın altındaki sağ pedala basıyorum. Trafik var, korna yok, mutluluk.

Sommarøya’da da çok güzel bir “Norveçli” köprü var, bu köprü mimarisine bayılıyorum. Hurtigruten yolculuğunda yüzlercesiyle karşılaşılacakmışız türünden. Tromsø merkezinde de 2 köprü var bundan, Tromsø ve Sandnessundet köprüleri. Cantilever köprü olarak tanımlanıyor sanırım mimaride. Tromsø Köprüsü bunların ilki. Bu köprüden sonra pek çok cantilever köprü Norveç’i süslemeye başlamış.

Yine karlı, sonbaharlı, baharlı yollardan eve dönüş… Bu kez başka bir güzergâh kullanıyoruz, adanın öbür tarafını. Yol üstünde Vikinglerden kalan duvar yazıları var. Tarımla, hayvancılıkla ilgili. Bu yazılar tepenin yamacında olanlar. Daha yukarıda da yazılar olduğunu öğreniyoruz ki onlar özel mülkte yer alıyormuş, rahatsızlık vermekten çekinip yola devam ediyoruz.

8
Vikinglerden kalan bir takım kaya yazıları.

Hiç ren geyiği göremedim, soğuklar nedeniyle göç etmişler, üzüldüm.

fjord 1
Kulübem.

Yol boyu karabataklar(skarve), iskeleleri mesken edinmişler. Gri gökyüzünün, kararan denizin ve karlı dağların arkaplanında bir korku filmi seti havası veriyor.

9
Karabataklar

Karabataklar. Norveç masallarına konu olan, balıkçıların dostu karabataklar. Betül, karabataklarla ilgili hiç masal biliyor musun?

“Skarvene fra Utrøst var.  Utrøst, Kuzey Norveç’te, fırtınalı havalarda kaybolan balıkçıların kendilerini bulduğu cennet misali, bir peri kızının olduğu hayali bir adanın adı. Bu peri kızının adı Hulder.  Doğada yaşayan, kuyruklu, çok güzel bir kadın, Norveç masallarının ve efsanelerinin peri kızı. Aynı zamanda bu adada bulunan karabataklar insan şekline bürünebiliyor.”

“Masala adını verdiği şekliyle Utrøst’den Gelen Karabataklar şöyle:   Kuzey Norveç’te yaşayan Isak adında, balıkçı kayığından başka bir şeyi olmayan fakir bir balıkçı, bir gün fırtınalı bir havada kendini Utrøst adasında bulur. Aç, susuz ve yorgun bir haldedir. Onu adada bu halde bulan karabataklar insan şekline girerek Isak’i evlerinde misafir ederler. Isak hayatı boyunca karşılaşamayacağı bir masada bulur kendini. Yemekler yendikçe boşalan tabaklar ve bardaklar sihirli bir şekilde yeniden dolar. Ertesi gün karabataklar Isak’a birlikte balık avlamaya çıkmayı teklif ederler. Isak ve insan şeklindeki karabataklar bir sürü balık avlar. O günden sonra Isak şansı yaver giden bir balıkçı olmuştur. “

“Sözlü edebiyat döneminde karabatak, olumlu bir motif olarak kullanılmış. Daha sonra Norveç edebiyatında ayni motifi kullanan Jonas Lie’ye rastlıyoruz. Jonas Lie, Norveç’in köklü dört büyük yazarından biri. Birçok edebi türde eserleri var. Bunlardan biri de yazılı masal türünde olan “Andværs-Skarven” (Andværs Karabatağı). Burada karabatak, fırtınalı havalarda balıkçıların karşısına çıkan, kadın şekline girebilen, her konuştuğu erkeği büyüleyen, ulaşılmaz bir adada bulunan bir yüzüğü almanın karşılığında onlara evlilik vaat eden ama sonuç olarak tekrar karabatağa dönüşen ve gökyüzünde uçarak kaybolan, arkasında da hüzünlü fakir balıkçı erkekleri bırakan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Anlayacağın, karabatak motifi, Norveç masallarını, mitlerini, destanlarını süslüyor.”

karabatak 2
Beni gördükten sonra karabataklar.

Troller de İskandinav mitolojisinde önemli bir yerdeler, birçok yerde trol figürlerine rastlamak mümkün, milli ikonlardan biri Norveç için. Troll isminin etimolojik kökeni hakkında ya da troll kavramının çıkışı noktasında net bir kanı yok aslında. Dağ, orman, mağara trolleri var, bunlar çirkin, cüce veya dev ve ahmak yaratıklar, birçok mite, masala da konu olmuşlar. Mesela İskandinav tanrısı Thor, çekiçli Thor, troll avcılarından, hatta şimşekleri trollere isabet ettirmeye çalıştığına ilişkin mitler de var. Troller, mitolojide asıl unsur olarak yer almıyorlar, yan karakterler bir nevi. (İskandinav mitolojisi okumalarımda rastlamıştım, eski Norveçce şiir olarak tanımlanan Edda şiirlerden Rigspula isimli şiirde -Rig’in Hikayesi anlamındadır- şöyle bir anekdot hatırlıyorum. İskandinav tanrılarından Heimdall, Rig takma adıyla seyahate çıkar, bu seyahatlerinden birinde bir çiftlik evine rastlar, Ai ve Edda isminde iki ihtiyarın evidir burası, konuklarına ikramlarda bulunurlar, gece olunca Rig iki ihtiyarın arasında uyur, tam 9 ay sonra Edda bir çocuk dünyaya getirir, adını Thrall koyarlar, kaba saba, çirkin biri olarak yetişir, kendisi gibi bir kadınla evlenir ve onların çocukları da o gelenekten gelir. Norveç mitolojisindeki trollerin kökeniyle bir bağlantısı var mı yok mu bilmiyorum bu anlatının.)

-Betül troller hakkında düşündüklerim doğru mu?

“Troller İskandinav mitolojisinde geçen devasa, çok güçlü ve çirkin, ormanda yaşayan yaratıklar. Gece ortaya çıkıp, gün ışığında taşlaşıyorlar. Ne kadar güçlü iseler, bir o kadar da aptallar. Bu yüzden Norveç’in en meşhur masal kahramanı Askeladden`in karşısında mağlup oluyorlar. Bu sayede Askeladden, prenses ile evlenip zengin oluyor. Birçok Askeladden masalına Asbjørnsen ve Moe`nun masal derlemesinde rastlıyoruz.”

Betül, hukuk mezunu bir öğretmen adayı artık Norveç’te. Bir zamanlar edebiyat konuştuğumuz, şiirler okuduğumuz arkadaşım şimdi bana ve eşine Norveç masallarından okuyor, okulda çocuklara okuduğu gibi.

Evdeyiz. Yağmur yağıyor. Kar yağıyor. Yeşil, yerini beyaza bırakıyor, üzülüyorum, hepsi bu kadar mıydı? Ben kışın ortasında burada ne yapar ne ederim?

Kar çok güzel yağıyor.

Yemekte fiskagrateng var, balık grateni; torsk ve morino balığından graten, çok lezzetli çok, bir parça daha?

Tatlı olarak bolle var, çörek, lezzetli bir çörek, bizdeki simit kadar yaygın, her yerde satılıyor, yapılıyor, tarçınlısı, elmalısı, cevizlisi…

Kitaplığı karıştırıyorum. Norveçli şair Jan Erik Vold’un Tolv Meditasjoner isimli şiir kitabı. İngilizce çevirisiyle şiir asılları aynı kitap içerisinde. İlk şiir Rain(yağmur). İngilizce çevirisi oldukça hoşuma gitti şiirin, çevirinin ne kadar başarılı olduğunu bilemem Norveçce aslını anlamadığım için ama çeviri gerçekten iyi duruyor.

Jens, bana bu şiirin okunuşunu öğretir misin Norveççede?

(Okuyorum: rayin!/ rayin!/ puu vindyuskarmin/ liyut/ ikke sung… Evde bir gülme krizi başladı, seviyorum bu dili. )

Bu ülkede ve İskandinavyada önemli bir mum kültürü var, her yer mum kokuyor, evlerde loş ışıklar, insanlar, bizim gibi avizelere sahip değiller, sahiplerse dahi kullanmıyorlar, ayaklı lambaları var, loş ışıklarda yaşıyorlar ve evlerini mumlarla süslemeyi, mum ışıklarıyla yaşamayı çok seviyorlar, bu kültürün nedenini sordum Jens’e, “Mumla daha güzel değil mi ortam?” dedi, gerekçe bu, güzel, romantik, bu kadar.

Akşam, market çıkartması yaptık. Markette elektronik atıklar için özel kutular var, zaten evlerde de rengarenk çöp poşetleri.(Tromsø’da evlerde beş farklı renkte atık poşeti kullanılıyor, kırmızı poşetler kâğıt, yeşil poşetler yemek artıkları…) Norveç çöpleri yok etmede oldukça mahir, üstelik çöpten elektrik enerjisi üretiyor, biz 80 milyonuz, henüz kağıtlar için geri dönüşümümüz dahi verimli çalışmıyor.

1 kron, yaklaşık olarak  0,75 TL.

Norveç, dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. İskandinav ülkeleri içerisinde İzlanda’ya nazaran daha ucuz olsa da neredeyse 20 kronun altında ürün yok. Magnetler 50 kron. 300 kronun altında kitap yok. Çeri domatesin kilosu 149 kron. Hollanda salatalığı çok lezzetli, tanesi 15 kron. Elmanın kilosu 25 kron. Patlıcanın tanesi 28 kron.

İskandinav ülkelerinin süt ve süt ürünleri de gerçekten çok lezzetli. Sütün, yoğurdun, aroma çeşidinin sınırı yok. Burada bisküvi ekmekler de çok tüketiliyor.

Markette Kudüs hurması vardı, üzerine “Boikott Israel” etiketi yapıştırılmış, bayıldım.

Geyik etini tatmayı çok istiyorum ama helal kesim olmadığı için böyle bir şansım yok, av mahsulü mü onu da bilmiyorum, aklımın fıkhı karışık. Geyik etinden birçok ürün var, sucuk, pastırma dahil. Yine balık kurutma ülkede yaygın, kurutulmuş balık çerezleri hemen her yerde satılıyor. Deniz ürünlerinden her şey var. Balinayı da sabırsızlıkla bekliyorum, Salı günü balina olacak menüde, tadının ciğere benzediği söyleniyor, harika…

Norveç’te sigara, cips, kola, şekerli içecekler, çikolata, şekerleme gibi bazı zararlı ürünlere ekstra vergiler uygulanıyor. Nedenini sorduğumda, zararlı gıdaları tüketenler, sağlık sektörünü daha fazla meşgul ettiğinden, yani devlete ek maliyet oluşturduğundan ve diğer insanların da sağlık haklarını kullanmalarını geciktirdiğinden, fazla vergileri de göze almak zorunda gibi bir gerekçe sunuldu. Bence toplum nazarıyla adil bir vergilendirme.

Ürünlerin üzerinde son kullanma tarihi yerine “En iyi, şu tarihe kadar tüketebilirsiniz, ondan sonra da fena değil.” yazıyor.

Marketlerde saat 18:00’den sonra alkol satışı yasak, bazı alkollerde 18 yaş, bazılarında 21 yaş sınırı var; restoran, cafe gibi yerler haricinde, yani parkta veya sokakta alkol tüketenlere para cezası kesiliyor. Sigara çok çok çok pahalı(150 kron), o yüzden insanlar Svalbard’dan(25 kron) sigara getirtiyor. İyi geceler.

Hasan BOZDAŞ | Hece Dergisi 264, Aralık 2018

Bir yorum yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s