Tromsø Günlüğü 2

DCIM100GOPROG0091012.JPG

07.10.2018

Günaydın. Bugün Pazar.

Kahvaltıda røkt laks (tütsülenmiş somon), yumurta kızartması ve envai çeşit peynir var. Norveçliler, tütsülenmiş somonla birlikte yumurta yiyorlar. Jens’i  izliyorum. Evde kendi yaptığı ekmek (ki Norveçte ekmeği evde yapmak adeti de varmış, annemin yaptığı tandır ve sac ekmeklerini özlemiyor değilim ama artık çocuklar sıcak ekmek kokusu nedir bilmiyorlar.) diliminin üzerine somonu, sonra yumurta ve domatesi koyup bıçakla dilimliyor, öyle yiyor. Ben Ortadoğu usulü. Ekmeğe tereyağı sürüp, üzerine somonu da koyup elimde yiyorum.

Kar durdu. Yağmur, izleri yavaş yavaş yok ediyor. Bugün doğa yürüyüşüne gideceğiz vadiye, köprüden geçip ana karaya çıkacağız, Tromsøya’dan, doğru Tromsdalen’e. Gutte på Skauen isimli bir grup (Türkçesi Ormandaki Delikanlılar, 15 kişi civarında, yaşı 60-70 dolaylarındaki delikanlılardan oluşuyor, her hafta iki nöbetçi vadide bulunuyor.) vadide yürüyüşe gelenlere, kahve, saft, bolle ve yulaflı kurabiye ikramında bulunuyorlar. Saft, meyve konsantresinden üretilen doğal bir meyve suyu, Norveçliler böğürtlenliyi çok seviyor.

Koftem, kabanım, kabanın üstüne giydiğim kırmızı yağmurluğum, pantolon yağmurluğum, sırt çantam, atkım, berem ve eldivenlerimle doğaya karşı hazırım. Oldukça sakin vadi, çevreyi tanımaya çalışıyorum, dağlar, ormanlar, akarsular, çamur…

2 kilometre ıssız bir parkurda yürürken her an vahşi bir hayvan karşımıza çıkacak gibi hissediyorum, kurt ve kutup ayısı olmadığı konusunda herkes hemfikir. Zaten hiçbir güvenlik önlemi yok. Bazı aileler küçük çocuklarıyla vadide, yürüyüşte, güven veriyor.

2 kilometre sonunda, Sami mimarisine benzeyen bir kulübeye rastlıyorum, Ormandaki Delikanlılar içeride, kulübenin ortasındaki ocağın başında, açık sobadan hallice bir ocak, içerideki yaklaşık 10 kişiye ikramda bulunuyor, koyu bir muhabbet dönüyor, ben neden Norveçce bilmiyorum? -Hei, tabi ki kahve isterim, bolle de isterim, evet saft da isterim, takk, tusen takk…

 

Yarım saat dinlendikten sonra yola revanız. Bu sırada bir ağaca asılı birçok emzik görüyorum. Norveçce, “Ben emziği bıraktım.” yazıyormuş, meğer aileler emziği bırakan çocukları ile birlikte gelip, emziklerini buraya asıyorlarmış.

20181007_142232
Emziği bıraktım ben.

Aileler, yürüme çağındaki bütün çocukları doğaya alıştırıyorlar. Neredeyse hepsinin kayak takımları, doğa ekipmanları var. Benim zorlandığım parkurlarda 4-5 yaşındaki çocuklar aşina yürüyor. Burada insanları doğadan alıkoymaya rüzgâr hariç hiçbir şeyin gücü yetmiyor. İnsanlar kar, yağmur, yaş dinlemeden dağa tırmanıyor, koşuyor, yürüyor.

Parkur bitti. Her yerde kar sularının oluşturduğu küçük şelaleler var, bir de akarsu.

Dönüş yolunda, Tromsø’nun ikonlarından biri olan Arktik katedrale (Tromsdalen Kilisesi) uğradık. Pazar günü kilise açık olmaz mı, kapalıydı. Arktik, kuzey kutup dairesini temsil ediyor. Katedral oldukça modern bir mimari ve tasarıma sahip, şehrin birçok yerinden seçilebiliyor.

Arktik
Arktik Kilise.

Tekrar adaya döndük, adanın yüksek bir noktasından şehri izledim, gökkuşağı altında Tromsø.

 

Sol tarafta gökkuşağı var ama sadece ben görebiliyorum.

Akşam yemeğinde balık köftesi var, “fiskekake”. Çok farklı bir deneyim, gerçekten çok güzel.

Bu gece kuzey ışıkları çok ciddi bir yoğunlukta olacak radara göre, hava bulutlu, muhtemelen tam şu anda bulutların üstünde bir görsel şölen var ve ben, sadece bulutların altındayım diye bu ziyafetten mahrum kalacağım, adil mi.

Gökyüzü açılıyor, batı yönünde seçiliyor kuzey ışıkları, biraz daha açılsa.

Gece dönümü çoktan oldu, bu soğukta beni dışarda bu gökyüzünün altında tutan ne bilmiyorum, birkaç fotoğraf yakalayabildim ama hiçbir makine insanın gördüğünü aynıyla yakalayabilecek güçte değil.

Ben hayretimi hiç kaybetmedim, burada insanlar hayretlerini kaybetmişler, aynı manzaraya bakıp her sabah hayret edecek bir şey bulabiliyorum, şaşırabiliyorum, kimse şaşırmıyor, insanlar böyle bir yerde yaşayıp bahçelerinde hiç oturmuyorlar, evlerine kaçıyorlar, insanlar pencerelerinin önünden hiç ayrılmamalılar, hayret karşıda bir yerde doğuyor, insan her sabah güneşin doğuşuna hayret etmez mi, ölüm bile her akşam hayret etmez mi. Onlar uyuyor, ben uyumuyorum.

DCIM100GOPROG0091012.JPG
Rüyamı dondurdum.

08.10.2018

Günaydın. Bugün şehirde tek başımayım. Merkeze inip yürüme mesafesindeki yerleri tanımak istiyorum.

Yolda asfalt çalışması var, hemen kenardaki kreşin boydan penceresinde bir düzine şapşik sarı çocuk cama yapışmış, öğretmenleriyle birlikte yol çalışmasını izliyorlar, o anı fotoğraflamayı o kadar çok istedim ki, Avrupa’da çocukların fotoğraflarının izinsiz çekilmesi hukuken baş ağrıtabiliyor, çekemedim.

Meteoroloji binasının önünden geçtim, cam bir muhafaza içerisinde dondurulmuş bir kutup ayısı var, yanına yaklaştım, iki metreden uzun olduğuna eminim, umarım çözülmez ve intikamını almaz, muhakkak ki insanoğlu pek zalimdir.

20181008_104432

Evlerin çoğunluğu iki katlı, şehir merkezindeki bazı binalar dört ya da beş katlı olsa da mimari, karakteristiğini koruyor. Evler öncelikle yalıtım, sonrasında estetik kaygılarla bir çeşit kaplamaya sahip, çoğunlukla farklı renklerdeler, bu da şehre görsel bir haz katıyor.

itina.jpg

Yaya geçidine gelince istemsiz bir gerginlik çöküyor ama trafik duruyor, kimsenin acelesi yok, herkes karşıya geçmemi bekliyor, insanın sağına soluna bakmadan güven içinde karşıya geçmesi, bir gün kendi şehrimde de olur mu?

Visit Tromsø’yu ziyaret edip polar sertifika aldım, artık resmen 70° kuzey enlemindeyim, biraz daha yürüsem dünyanın sonu…   Ben ordayken yangın alarmı çaldı, binayı boşalttık, neyse ki yangın yoktu, belki de hemen müdahale edilmişti. Evlerde bile yangın tüpü zorunlu zaten.

20181009_225044.jpg

Sonra Skansen’e yürüdüm. Skansen, Tromsø’nun en eski yerleşim yeri, buradaki evler Tromsø’nun en eski evleri. Gördüğüm evlere 1000 yıllık dediler, 1000 yıl önce bu mimarinin olduğunu aklım almasa da inanıyorum, umarım çeviri hatasına kurban gitmemişimdir.  Aslında Tromsø’nun geçmişinin 11.000 yıl öncesine dayandığı söyleniyor.

IMG_5010.jpg
Bin yıllık denilen yapılar. İnanıyor değilim.

Limana yürüdüm, oradan da Tromsø Köprüsüne. Köprünün ortasına, yani en yüksek noktasına yürüyüp fotoğraf çekmek istiyorum. Öncesinde Tromsø Adliyesinin önünden geçtim, aslında duruşmalar halka açık ama yanımda Norveçceden simültane tercüme edecek hiç kimse yok. (Norveç’te hâkim savcılar, 15 yıl avukatlık yapmış kişiler arasından alınabiliyor, genel bir atama ile değil bu, her adliye kontenjanına göre ilana çıkıyor ve avukatlar bu ilan üzerinden başvuru yapıyor, hayalimdeki sistem. Ayrıca burada jüri sistemi de var. Tribünlere oynamayı hep istemişimdir.  Cezaevlerinin doluluk oranı oldukça az. Her 100.000 kişide 70 kişi Norveç cezaevlerinde, ABD’de bu rakam 700’lerde, bizde infaz yasasının keyfine bağlı olduğu için sıhhatli rakamı bilmiyorum.)

Köprünün ortasına tırmanarak yürüdüm ve çok yoruldum, ciddi bir efor gerektiriyor, bu köprüler düz değiller, öyle olunca yayaların yorulmaması mümkün değil. Köprünün ortasında birçok “sevgi kilidi” (ben böyle isimlendiriyorum, aşıkların sevgilerinin kalıcı olduğunu göstermek adına Avrupa’nın bir çok yerinde köprülere astıkları kilitler) var, aynısını Kopenhag’da Nyhavn’da görmüştüm, binlerce kilit… Bazıları asma kilit, bazıları tsa onaylı 4 basamaklı kilit; kardeşim, direkt çelik kasa assaydın.

Yukarıdan şehir daha da güzel görünüyor.

IMG_4986.jpg

Şehir merkezinde dükkanları, mağazaları inceleye inceleye eve yöneldim. Bizde popüler olan yabancı menşeli giyim ya da yiyecek, içecek markaları neredeyse yok. Hep İskandinav markaları ön planda, takdir edilesi, örnek alınası.

Yemekte kveite balığı, søt potet (tatlı patates), pancar turşusu ve ıspanak var, kveite hangi balık diye sordum, tipik bir Norveç balığı dediler, Norveçce-Türkçe sözlüğü açtım, okuduğum tanıma yarım saat güldük. Sonunda, Kuzey Atlantik kurt balığı, Atlantik tütün balığı, dil balığı arasında gidip geldik, kurt balığının fotoğrafları korkunç, umarım o değildir.

Norveçliler soğukta yaşayan yoksul insanlar vaktiyle, doyurucu şeyleri önemsiyorlar yemekte, şimdi de bu kültürlerinden vazgeçmiş değiller, o yüzden patates önemli bir gıda. Proteini de önemsiyorlar. Kahvaltıları bizimki gibi; bol yumurtalı ve peynirli.

09.10.2018

Hatıra olarak Norveçce bir şiir kitabı almalıyım. Hatta İngilizce çevirisi de olursa mükemmel olur.

Kitaplar Norveç’te çok pahalı. 300 kronun altında bulmak zor.

Norveç’te israf çok çok az. İnsanlar bir ürüne ihtiyaç duyduklarında, önce ikinci el mağaza ve alışveriş sitelerinde bulup bulamayacaklarına bakıyorlar, sıfır ürün alımı oldukça nadir. Bizde yavaş yavaş yaygınlaşan bazı alışveriş siteleri ve mobil uygulamalar, orada uzun yıllardır var. Ayrıca, bazı dernek ve vakıfların, yoksullar yararına satış yaptıkları dükkanlar var. Ürünlerini bağışlıyorsun, onlar da bu ürünlerin gelirinden elde ettiklerini, faaliyetlerine harcıyor. Çoğu insan, alışverişlerini bu mağazalardan yapıyor, bunlardan biri Fretex. Giyimden süs eşyalarına, kitaptan mutfak eşyalarına pek çok şey var, fiyatlar da oldukça uygun. Böyle üç mağaza gezdik, pek çok kitap var ama bir şiir kitabı dikkatimi çekmedi.

20181009_130949

Programım, Tromsø Sanat Müzesiyle devam etti, fotoğraf çekmemem için defalarca uyarıldığım için kızgınım, görsel sanatları sadece anlatarak nasıl güzeller insan.

Samiler, Sami ırkı; Norveç, İsveç, Finlandiya tarihinin; İskandinav tarihinin geri planı, medeniyet ortağı. Öyle olunca, hakları tanınana değin yaşanan ırkçılık, ötekileştirme, asimilasyon ve diğer politikalar Sami sanatçıların daima gündeminde olmuş. Samiler yaklaşık 200 yıl boyunca çok ciddi bir baskı altında yaşamış, kültürleri ve dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlar. Norveç, 1960’dan itibaren Samilerin haklarını iade etmeye başlamış. Bugün, birçok problem çözülmüş olsa da mazi, halkları etkiliyor. Norveç, Sami halkına bugün çok ciddi ayrıcalıklar tanıyor, onlara özerklik verilmiş, kendilerine ait bir parlamentoları var, başbakanları var, Norveç hükümeti onlarla ilgili bir karar alacak olduğunda veya Samilerin avcılığıyla ilgilendiği ren geyiği, fok balıkları ile ilgili bir düzenleme yapılacak olduğunda, Sami hükümetinin veya parlamentosunun onayının alınması gerekiyor. Sami ırkına mensup kişilerin kendi dillerinde eğitim alma hakları var (Sami dili Türkçe ile aynı dil ailesine ait). Eğitim fakültelerinde tüm öğretmen adaylarına Sami ırkına mensup bir öğrenciyle karşılaşabilme ihtimaline binaen Sami kültürü ile ilgili dersler veriliyor. Şiddete bulaşmadan halklar arasındaki diyalogun ve etnik/siyasi meselelerin çözümüne ilişkin çok da önemli bir örnek. Siyaseten mutlaka derinlemesine incelenmeli.

Sami sanatçılar her platformda halklarının maruz kaldığı ayrımcılığı anlatmakta mahirler. Tromsø Sanat Müzesi de bu platformlardan biri. Bir Sami olan Rose-Marie Huuva, İsveçli, görsel sanatçı, küreasyonlarında tekstil, saç, deri, heykel gibi materyallerle çalışıyor, çok özel bir Sami sergisi yapmış, bu sergi kafatasları ve saçlar üzerinden ırkçılık karşıtı bir misyon görüyor, serginin en önemli eserlerinden birinde bir dairenin ortasında bir avuç siyah kum, bir avuç beyaz kum, dairenin etrafında ise onlarca kafatası bulunmaktaydı, tek bir tanesi eksikti, bunu Samiler olarak betimlemiş sanatçı. Aynı zamanda şair Huuva, Nordic Council Literature ödülüne aday gösterilecek kadar önemli bir edebiyatçı.

Pek çok orijinal resmi görme fırsatı buldum çağdaş sanatların yanında: Edward Munch’un Parisian Model; Ludovico Gimignani’nin Finding of Moses; Peter Nicolai Arbo’nun The Battle of Stamford Bridge; François Auguste Biard’ın The Minister Laestadius Preaching; Rolf Nesc’in Man in Snow with Fish; Christian Krogh’un Seamstress Christmas Eve; Ola Abrahamson’un The Apprentice Fisherboy; Sara Fabricius’un Still Life with Apples Coffe Por and Sugar Bowl; Harriet Backer’ın Home; Adolph Tidemand’ın Low Church Devotion; Lars Lerin’in Deceptin Island; Peder Balke’nin Northern Lights…

İlk kez litografi örneği de gördüm. Leon Jean Baptiste Sabatier’e ait 1838 ve 1839 yıllarına ait 3 farklı örnek beni heyecanlandırdı.

Polar Müze, Norveç’in bazı kaşiflerine ışık tutuyor. Wilhelm Nilsen’in 1910-1911 yıllarında Svalbard’da tuttuğu günlüklerden yola çıkarak avcılık ve balıkçılığa ilişkin temsillerle karşılayan müzenin asıl sergileri Roald Amundsen ve Fridtjof Nansen’e ilişkin. Bu kaşiflerin biyografilerine ilişkin önemli belgeler ve keşifleri burada sergileniyor. (Müzede sanırım Amundsen’e ait bir de antika bir salon var; şöminenin yanında kutup ayısı postu, duvarlarda geyik, kurt gibi hayvanların doldurulmuş başları… Avcılıkla bir bağımın olmadığını anladım, içim acıdı.)

20181009_145346.jpg
İnsanoğlu pek zalimdir.

20181009_150714

Amundsen milli kahraman muamelesi gören önemli bir kâşif, birçok yerde portrelerine, büstlerine rastlamak mümkün. Yaşamına fok avcılığı ile başlayan bu denizci, ekibiyle 1911 yılında Güney Kutbuna ulaşan ve burayı keşfeden isim. Antarktika kıtasında adı verilen bir de deniz bulunmakta.  Ölümü de 1928’de Kuzey Kutbundaki bir arkadaşını ararken uçağının düşmesiyle gerçekleşmiş, çok ilginç.

20181009_152040.jpg

Nansen de Nobel Barış Ödülü sahibi Norveçli bir gezgin. Kuzey Kutbunda çok önemli keşifleri bulunmakta. Nansen’in adına kurulan bir mülteci ofisi de, savaş mağdurlarıyla ilgilendiğinden ötürü Nobel Barış Ödülüne layık görülmüş.

20181009_151805.jpg

Tromsø Müzesi adanın burnunda ve Telegrafbukta’nın hemen yanında. Burası Norveç tarihine, Vikinglere, Sami kültürüne, tarihsel yaşamına değinen; Arktik yaban hayatı ile ilgili önemli sergilerin olduğu, 17. ve 18. yüzyıl kilise sanatını yansıtan önemli bir müze, bu müzede plazma çemberiyle kendi kuzey ışıklarını da oluşturabiliyorsun.

Tromsø’da bir de Arktik Alpin Botanik Bahçesi var, inanılır gibi değil, Norveç’in farklı bölgelerinden, Falkland’dan, Himalayalar’dan, Tibet’ten,  Rocky Dağlarından, kutup bölgelerinden gelen ender çiçekler sergileniyor, uzun karlı kışların hüküm sürdüğü topraklarda çok da alışılageldik bir manzara değil.

Müzelerin ardından Tromsø Kütüphanesine geçtim. Burasıyla ilgili çok güzel şeyler öğrendim Betül’den.

20181009_160855

İçeri girmek için üyeliğe gerek yok, saat 17:00’e kadar dileyen herkes kütüphaneye girebiliyor, saat 17:00’den sonra görevli ayrıldığı için kütüphanenin kapandığı saat olan 22:00’ye kadar sadece kartı olanlar girebiliyor, ücretsiz içecek sıcak su var, evsizler sık sık kullanıyor kütüphaneyi, insanlar gazete okumaya geliyor, ülkede çıkan tüm gazete ve dergiler kütüphanede yer alıyor, insanlar öğle yemeklerini gelip kütüphanede yiyor, zaten işyerleri öğle yemeklerini vermiyor, insanlar bizdeki sefer tası kültürüne benzer bir kültürle, ekmek ve peynir geleneğini yaşatıyor, öğle yemeklerinde evden getirdikleri ekmek peyniri yiyor, kütüphane tercih edilen bir yer, sıcak su da olduğu için insanlar çay ve kahve yapıp içiyorlar, yine ücretsiz kullanabilecekleri mikrodalga fırın var…

Devlet, çıkan her kitaptan 1000 tane satın alarak tüm kütüphanelere dağıtıyor. Kütüphanede Almanca, Fransızca, İngilizce, Arapça, Rusça gibi bazı dillerden birçok kitap hatta kitaplıklar var; Türkçe birkaç kitap varmış ama kaldırılmışlar zira şehirde Türkiye’den çok az kimse yaşıyor, kütüphanenin bir katı sadece çocuklara ve çocuk edebiyatına ayrılmış, aileler çocuklarıyla birlikte kitap okumaya geliyor.

Krim, neredeyse bir katın yarısını kaplıyor. Bir katın 4’te birini de şiir. Arkalı önlü 8 kitaplık sadece şiir kitaplarıyla dolu.

Kütüphane oldukça faal. Sık sık imza günleri, edebiyat toplantıları yapılıyor, kadınların ve erkeklerin edebiyat kulüpleri var, haftalık toplanıp kitap tahlil ediyorlar. Kadınların örgü günleri var, elbette konu sadece örgü örmek değil, örneğin biri kitap okuyor sesli, onlar örgülerini örerken dinliyor.

Kütüphanede her ay ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti veriliyor. Bir avukat her ay, burada hukuki danışmanlık yapıyor, halkın sorunlarını dinleyip yönlendiriyor. Göçmen kadınların edebiyat kulübü var, Norveçce şiir okuyup şarkılar söyleniyor, ortak etkinlikler yapılıyor, belediye bu etkinliklere yardımcı oluyor, sinema-tiyatroya gidilmesi için finansman sağlıyor.

Her Cuma günü 3-6 yaş arası çocuklara masal dinletisi yapılıyor, ya da tiyatro gösterisi. Yazarlar, kitaplarını tanıtmak için kütüphaneyi kullanıyorlar. Kütüphanelerde sık sık seminerler yapılıyor. Kitap okuma halkaları oluyor. Kütüphanenin belirlediği bir kitabı okuyan insanlar gelip onun hakkında söyleşiyorlar. Kültür burada hayatın içinde, okulda, sokakta, evde, her yerde…

Kızılhaç’tan gönüllüler, kütüphanede çocukların ödevlerine yardım ediyor. Kızılhaç oldukça etkin bir kuruluş. Farklı mesleklere mensup birçok insan Kızılhaç bünyesinde gönüllü olarak çalışıyor. Birçok alanda faaliyet gösteriyor. Örneğin yaşlılara gönüllüler içerisinden arkadaşlar buluyor, belli aralıklarla sinemaya gidiyorlar; kafelere götürüyor, yemeğe çıkarıyorlar. Bir gönüllüye bir yaşlı zimmetliyorlar yani. Yine mülteciler için de aynı duyarlılığı gösteriyor gönüllüler, bir mültecinin başı sıkıştığında arayabileceği bir Norveçli var; kendisine dil noktasında, adapte olma noktasında yardımcı oluyor, birlikte vakit geçiriyorlar. Bu tür gönüllü faaliyetlerin oldukça yaygın olduğunu duydum. Hatta Kızılhaç gönüllüleri, adliyelerde ilk kez tanıklık yapacak kişilere dahi bir terapi programı uygulayıp üzerlerinden heyecanlarını atmalarını sağlıyorlar. Her yıl Ekim ayında Norveç devlet televizyonunda yayımlanan tv-aksjonen etkinliği düzenleniyor ülkede. O yıl için belirlenen bir yardım derneği ve çalışmaları, devlet televizyonunda kendine yer buluyor. Çocuklar, ilgili derneğe yardım toplamak için ellerinde bir kutuyla kapı kapı dolaşıyor. Her türlü özel, resmi kuruluş, ticari işletme ilgili derneğe o gün için yardımda bulunuyor. Betül, bu yıl Kirkensbymisjon isimli; kişilerin yalnız ve evsiz kalmaması için çalışan dini bir sivil toplum örgütü için yaklaşık 200 milyon Norveç kronu toplandığını söyledi.

Biraz Norveç tarihinden ve Norveçce’den bahsetmem lazım. Norveç, evvelki adlandırmasıyla Noreg, Norge  ya da Nors toprakları ağırlıkla Dan(Danimarka) Vikinglerinin boyunduruğu altında olan, 1814’e kadar Dan kültürünün ve dilinin iyice yerleştiği, yerli dili ve kültürü etkisi altına aldığı topraklar. Vikingler, ki sanırım etimolojik olarak korsan anlamına geliyor bu sözcük, 11. yüzyıla kadar üç yüz yıl boyunca İngiltere, Fransa, İran, Rusya gibi bilinen bilinmeyen pek çok yere akınlar yaparak, savaşçılıklarıyla ünlenerek dönemin ordularına ve devletlerine kafa tutan ve bugün İsveç, Norveç, Danimarka, İzlanda halklarının atalarını oluşturan topluluk. Ayasofya’da dahi Vikinglere ait yazı örneği bulunmuş. Pagan dinine mensup bu topluluk denizci olmalarıyla meşhur, şehir devletlerinden oluşuyor ve muhtemelen kendi dönemlerinin en iyi düzensiz donanmalarına sahip.  Vikingler yüzünden dolaylı olarak Avrupa’da derebeylikler de güçlendi denilebilir. 11. yüzyılda Danimarka liderliğindeki Kuzey Denizi İmparatorluğu, tüm İskandinavya’yı ele geçirmiş. Bu sırada Hristiyanlık da İskandinavya’da yaygınlaşmış ki, Dan Vikingleri Noreg’i ele geçirmeden önceki son Noreg kralı Haraldson da Hristiyanmış.  1397’de imparatorluk Kalmar Birliğine dönüşmüş tüm İskandinavya ile birlikte. Bugünkü Finlandiya, Grönland ve Allah’ın bana yurt kılmasını istediğim Faroe Adaları dahil. Tabi İsveç, Norveç ve Danimarkalılar bu ülkeleri İskandinav saymazlar. 1521 yılında İsveç bu birlikten ayrılmış. Danimarka 1814’te kaybettiği savaşlar neticesinde Noreg topraklarını İsveç’e bırakmış. Norveç, 1814’te ilk anayasasını hazırlamış, 1905 yılında da tam bağımsızlık.

İnsanlar 17 Mayıs yıldönümlerinde yerel kıyafetlerini giyerek tam katılımla sokaklarda bağımsızlığı kutluyorlar, yerel kıyafetler nesilden nesile aktarılıyor, bu tür kıyafetleri satan ve onaran özel mağazalar var, kıyafetlerin tamamı gümüşlerle süslü bu yüzden çok maliyetli. Bağımsızlığı müteakip ciddi bir takım kültürel tartışmalar yaşanmış, bunların en önemlisi dil hakkında. Bağımsız bir ülkenin bağımsız bir dili olmalı denmiş.

Bu arada Norveç, 4 bölgeden oluşuyor. Kuzey, Orta, Doğu ve Batı. Doğu’da (Oslo ve çevresi) Danca’ya yakın bir Norveçce konuşulurken, diğer bölgelerde Viking etkisinde ve özgünlüğünü koruyan bir Norveçce konuşuyormuş insanlar.

Dil tartışmasının merkezinde çok önemli iki isim var. Biri, öğretmen olan Knut Knutsen, diğeri bir çiftçi çocuğu olan ve eğitim almamış Ivar Aasen.

Knutsen, yeni bir dil oluşturmanın çıkış noktası olarak Dancaya yakın Norveçceyi almış. Bu Norveçcenin Dancadan bazı tonlama, vurgu ve birkaç harf farklılıkları bulunmakta, adı “Bokmål”, “kitabi Norveçce” olarak adlandırılıyor, bugün de ağırlıkla kabul gören ve şehirlerde konuşulan dil bu dil, aslında Norveçceleştirilmiş Danca.

Aasen ise “Yeni bir dilden bahsedeceksek; bu, halkın dili olmalı.” diye düşünmüş ve Norveç’in tüm köylerini 4 yıllık bir zamanda yürüyerek dolaşıp kelime, deyim, atasözü ve halk hikayelerini derlemiş, gramer kurallarını not almış, bu dilin çıkış noktası halk olmuş, “Nynorsk” olarak adlandırılıyor, yani “Yeni Norveçce”.

Bu iki dile ilişkin çalışmalar ancak 1960’larda bitirilebilmiş, her ikisi de bugün resmi dil olarak kabul ediliyor, ikisinin de herkesçe bilinmesi gerekiyor. Fakat Nynorsk zor bir dil.

Okullarda dil öğretimi ile ilgili tartışmalar hala devam ediyor. 1970’ten bu yana onlarca dil reformu yapılmış, Yeni Norveçcenin resmiyete girmesi çok sancılı olmuş. İki dil arasında çok fark var, anlaşabiliyorlar, ama zor.

Norveç’in kuzeyi ile güneyi arasında 3000 kilometreye yakın bir mesafe var. Yerleşimler çoğunlukla dağların arasında kaldığı için ve uzaklık da hesaba katılınca bir kısım lehçe farklılıkları oluşmuş. Şive ya da ağız ya da aksan değil, lehçe. Bugün Norveçce’de 10’dan fazla lehçe var, birbirlerini anlamakta zorlanan lehçeler var. Hatta bir televizyon programında, bu konuyu gündeme getirmek için bir mizansen düzenlenmiş, birbirine en uzak lehçeye sahip iki kişinin arasına bir paravan konarak, aynı malzemeler verilerek, birbirlerini aynı eseri yapmak konusunda yönlendirmeleri istenmiş, birbirlerini sesleriyle yönlendirenler sonunda iki farklı şey ortaya çıkarmışlar, bunu anlattılar, şaşırdım. Zaten hey diye verilen selamın bile on farklı versiyonunu duydum selamlaşırken: Hei, Heia, Hallo, Heisann… Ben sözcüğü de öyleymiş: Jeg, eg, æ, e, i, æg… Kitap diline en yakın lehçe Oslo lehçesiymiş.

Norveç insanını tahlil etmeye çalışıyorum. Çok sakinler, genetik olarak sakinler, müthiş bir dinginlik var, bu kasvetli şehirler ve iklim altında dinginlik insanların tüm hayatlarına da yansımış durumda. Irkçılık burada ne aşamada bilmiyorum ama diğer ülkelerde başlayan göçmen karşıtı Neonazi grupların burada bir varlık gösterdiğini duymadım. Herkes kurallara uygun yaşıyor ve kurallara uyulmasını bekliyor. Öncelikle çocuklar dahil çok özgüvenli ve doğallar, tüm tavır ve davranışlarından anlaşılıyor. Çocuklar ağlamıyor, evet çocuklar ağlamıyor, çok az sorun çıkarıyor, bunun altında yatan sebepleri de öğrendim.

Aileler çalıştığı için, çocuklar teamül olarak 1 yaşından itibaren “barnehagen” denilen kreşlere veriliyor. Dolayısıyla çok küçük yaşta toplu olarak yaşamaya, diğer bireyleri tanımaya, haklara, kurallara aşina hâle geliyor. Öğretmenler ve aileler, çocuklara bir çocuk gibi değil bir yetişkin gibi davranıyor. Örneğin iki çocuk kavga ettiğinde, öğretmen haklı olanı tespit ettiğinde, bunu yaşı kaç olursa olsun hakkı ihlal eden çocuğa söylüyor. “Sen, arkadaşının hakkı olan bir şeyi aldın, haksızsın! Bu yaptığın davranış doğru değil.” Kreşte dağıtılan yemek sonrası doymayan çocuklar artan yemeklerden istediklerinde, öğretmenlerin uyarısıyla karşılaşıyorlar. “Önce bitirmeniz, yemeğin sizin hakkınız olduğunu göstermez. Öncelikle herkes yemeğini bitirsin, kimler doymamışsa kalan yemeği onlar arasında bölüştüreceğiz.”

Çok ilginç bir kural öğrendim. Norveçliler, çocuklarının sadece Cumartesi günleri şeker, çikolata gibi şeyleri yemelerine izin veriyorlarmış. Çocuklar ne kadar ısrar ederlerse etsinler bu eğitimle yetiştiriliyorlarmış. Jens’le aynı yaştayız ve hâlen hafta içi çikolata, abur cubur türü şeyleri yeme alışkanlığı olmadığını söylüyor. Biz, çocuklarımızın her istediğini alıyoruz, onlarla çocuk dilinde konuşmaya çalışıyoruz, yanlış bir şey yaptıklarında doğru davranışı anlatmak yerine kızıyoruz, bağırıyoruz, hırpalıyoruz ve dolayısıyla doğru davranışı benimsetemiyoruz. Bence eğitim sistemimizin bu ülkeden öğreneceği çok şey var. Ayrıca çocuklar öğle uykularını hava sıcaklığı kaç derece olursa olsun bebek arabalarında ve tulumlarında örneğin -10, -15 derecede bahçede alıyorlar, bu da onların ortam koşullarına uygun bir metabolizmaya sahip olmalarını sağlıyor, 1 yaşındaki çocuklar dahi kayak takımı sahibi ve neredeyse bebeklikte; atalarının binlerce yıl önce ulaşım aracı olarak kullandığı kayağı öğreniyor, doğa koşullarına uyum sağlıyorlar. Bir Norveç atasözü der ki; “Kötü hava yoktur, kötü giyilmiş kıyafet vardır.” Bu anlamda çocukların giysilerine azami dikkat gösteriliyor, 3 kat kıyafet, yağmurluk ve yün içlik mecburi tutuluyor.

İlkokula giden çocuklara 7. sınıfa kadar not verilmiyor, bence bu eğitimin tam da odak noktası. Dil eğitimi verilirken kültürel eğitim de veriliyor ve dilin pekiştirilmesi sağlanıyor.

Norveç’te sevilmeyen tek insan tipinin çalışmayanlar olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden özellikle göçmen kadınlara, çoğunluğu Ortadoğu kökenli olduğu ve çalışma kültürü yerleşmediği için, çok sıcak bakmıyorlar, altyapısında vergi devleti olmak var. Neticede devlete vergi ödeniyor ve bunun sonucunda devletten birtakım hizmetler alınıyor. Çalışmayanlar ise devlet yardımı alıyor dolayısıyla vergi ödemediği gibi devlete yük oluyor anlayışı var. Herkes gelirinin %35’ini devlete vergi olarak ödüyor, bunun haricinde birçok vergi kalemi var, çoğunlukla gelir dengesine göre değişiyor. Devlet şeffaf olduğu için, gelirin nereden geldiği ve nereye harcandığı aşikâr olduğu için; toplum, siyaseti çok fazla sorgulamıyor, huzurun formülünü bulmuşlar, tabi bunda nüfusun 5 milyon civarında olması da var.

Haftada 37,5 saat çalışıyorlar, fazla mesai denen kavram çok nadir. İnsanlar Cuma ve Cumartesi günleri arkadaşlarıyla buluşuyor, ziyaretler yapıyor veya dışarı çıkıyor, hafta içi genellikle aileleriyle vakit geçiriyorlar.

Burada sağlık çok pahalı. Hastalandığında aile hekimini arayıp şikayetini söylüyor ve randevu istiyorsun, o çağırdığında muayeneye gidebiliyorsun. İnsanlar, basit hastalıklar için de hastaneleri meşgul etmeyi yadırgıyor, örneğin grip için gittiğinde, başkalarının hakkına giriyorsun diye düşünüyorlar. Daha ilginç bir şey öğrendim. Morine veya moringa balığının karaciğerinden elde edilen bir yağ var, adı tran, burada hastaneye gittiğinde doktor, tran içiyor musun diye soruyor evvelce, içsen hasta olmazsın yani, annem gibi, -pekmez içiyor musun oğlum, içseydin hasta olmazdın-. Tran oldukça yaygın, doktorlar egzersizi de soruyor ve herkes egzersiz yapıyor. Sokaklar gece gündüz yürüyen, koşan rengarenk eşofmanlar ve reflektörlerle dolu.

Bazı narkotik olaylar haricinde asayiş olayları yok denecek kadar az. Hayat gerçekten rutine binmiş durumda. Her şey saatinde, her şey kuralına uygun işliyor. İnsanlar birbirlerine güveniyor, bir güven toplumu inşa edilmiş. Patron çalışanına güveniyor; çalışan, “hastayım” diyorsa hastadır, patron rapor istemeyecek kadar güveniyor, çalışan da bunu istismar etmiyor; insanlar kapılarını kilitlemeyecek kadar güveniyor komşularına; hasta, doktoruna güveniyor, 6 ay sonrasına dahi randevu günü verilse, “benim aciliyetim olduğunu düşünse daha erken bir gün verirdi” diyor; polis sana güveniyor, sen devlete güveniyorsun… Sokakta yürürken, çantanı bir yerde unuttuğunda, paranı düşürdüğünde tedirgin değilsin. Gece saat kaç olursa olsun, sokak ne kadar ıssız olursa olsun karşı yönden gelen insandan eminsin, muhtemelen “hei” deyip gülümseyecek ve geçecektir. Bazı otoparklarda görevliler yok, aracını park ediyorsun, otomasyona plakayı ve saati giriyorsun, vicdanınla başbaşasın. Yalan bu toplumda yer edinememiş, hak bilinci yerleşmiş ve sistem karşılıklı menfaat olgusu üzerine kurulu. Sistem bir yerinden delinirse, menfaati zarar görecek insanların, bu yüzden her biri bir kural bekçisi.

Bizde olması gerektiği gibi yaşıyorlar, buna üzülüyorum. Bizi dürüstlüğe, doğruluğa, güvenilir olmaya zorlayan bir dinin günahkâr ve uslanmaz mensuplarıyız.

Şimdi kadınlarımızın belli bir saatten sonra dışarı çıkamadığı şehirlerimiz, kapılarını üç dört ayrı kilitle kilitlediğimiz kapılarımız var; kimse artık komşusundan, akrabasından emin değil. Yalan, gündelik hayatta sıradan bir ritüel gibi; borçlarımıza sadık değiliz, yolsuzluk almış başını gidiyor, hukuk hiç kimseyi tatmin etmiyor.

Çevresine güven vermesi gereken, çevresinin emin olması gereken; emniyetli sokakları, emniyetli evleri, emniyetli idareleri olması gereken bizlerdik. Hiç tanımadığımız insanlara tebessüm eden, selamı yayması gereken bizlerdik. Biz o gemiyi kaçırmış olabiliriz. Her aşamada çocuklarımıza sistemi delmenin yollarını anlatıyoruz. Vicdanımızla baş başa kaldığımızda birçoğumuz o sınavı veremiyoruz, bu yüzden vicdanımızla baş başa bırakılmıyoruz.

Ama bizim toplumumuz da karşılıksız iyilikler cenneti, unutmak olmaz. Bunu, Avrupa’da, her şeyin karşılıklı yapıldığı ve menfaate dayandığı topraklarda bulabilmek zor; bir kütüphanede aynı masada, bir parkta aynı bankta oturan insanların birbirine su, çay ikram etmediği Avrupa; karşılıksız neredeyse hiçbir şey yapılmayan Avrupa; bu da işte bizim güzelliğimiz. Öyle bir doku ki bu, merhamet ve iyiliğin dokusu, gerçekten bizim topraklarımızda nefes almaya devam ediyor, ama bu ebedi mi bilmiyorum.

Norveç tarihi ve kültürüne ilişkin bu uzun ve verimli ders sonrasında ayrıldığımız kütüphaneden eve dönüş yoluna girdik. Prestvannet Gölü kenarında indim, çiseleyen yağmur altında yürümeye başladım, gölün tüm çevresi ormanla kaplı, tek tük de banklar var, bir tanesi o bank… Bir ağaçtan fotoğrafımı çekmesini istedim, çekti.

Fotoğrafı gerçekten bir ağaç çekti.

10.10.2018

Bu pencerenin kenarında sayılı sabah vardı, bu pencerenin kenarında birikmiş çok dize var. Ağaçlara bakıp uyuyabiliyorum, denize bakıp, bir boşluğa ve doğrudan batıya bakıp, bundan sonra hiçbir şey yok, dünyanın bir düzlük olduğuna inanmak istiyorum, çok yürürsem düşebileceğim bir yere gelene kadar, düşene kadar inanmak istiyorum. Uçakları izleyebiliyorum, dağları izleyebiliyorum, dizlerim sancılarını unuttu, ışıklar doldu rüyalarım ellerimden çıktığını gördüm her gece. Çünkü bu pencere öyle bir pencere.

20181008_094135.jpg
O pencere.

Ya da hiçbir şeye inanmıyorum yorulmaktan başka, dünya bugüne kadar üzerime örtülmüş kapıydı, bir pencerem olduğunu henüz görebildim, hayret ettim, sevinmek de bizim için.

IMG_5222.jpg
Bird vs. bird.

İskandinavya Hava Yolları’nın 12:35 uçağıyla Oslo’ya hareket ediyorum, iyi değilim, öksürüğüm azalmıştı, gülüyordum, dizlerim 1 haftadır ağrımıyordu, üşümemeye başlamıştım, peş peşe her gece rüya gördüm, aynı dili konuşmaktan yorulduğumu anladım, insan susabildiği bir yere varsa?

Tromsø’yu yine havadan izlemek mümkün olmadı. Rüzgâr o kadar çok şaşırdı ki yönünü, kalkışlar ha bire 1 ve 19 numaralı pist başları arasında değişti. Ben de fiyort, adalar ve Store Blåmann manzarasıyla kalktım. Uçan kaz Nills’in sağ kanadındayım.

IMG_5245.jpg

Gardermoen’de prayer room arıyorum, adına stille room demişler, üç çalışana sordum, üçü de tereddüt etmeden yerini tarif etti, bir şapel, aynı zamanda mescit, aynı zamanda… İki seccadenin serili olduğu, arkasında iki sandalyenin, sehpanın üzerinde Eski Ahit, Yeni Ahit, Budizm, Bahai, Mormons Bok, Salmens Bok ve Kur’an-ı Kerim…

Uçağımızın yanındaki kapıda Norwegian 787’si duruyor. Kuyruğunda Norveçli kâşif Roald Amundsen. Ne güzel bir tesadüf üstad.

20181010_175018(0).jpg
Roald Amundsen abimiz.

Oslo’dan ayrılıyorum. Norveç enine dar, boyuna uzun topraklara sahip. Bu yüzden neredeyse sınırlarını seçebilirim, orta ve kuzey yerleşimlerin tamamı deniz kenarında, biz de kıyıya paralel uçuyoruz. Öyle olunca sık sık uçaklar geçiyor yanımızdan, 300 metre altımızdan veya üstümüzden, sürekli başka uçakların contrailleri…

Sağımda güneş batıyor, İsveç üzerindeyiz. Her şeyi yazacak değilim ama evimden koparılmış gibi hissediyorum. Kıpkırmızı. İlk defa kırmızının bu sert tonunu görüyorum bir gün batımında.

Önce The Mercy’i izledim, ceset bulunamamış. Gerçekten atladı mı? Denize düşen saat, denizde duran saat, onun saati, merhamet, merhamet nerede?

Olav H. Hauge’nin şiiri geldi aklıma: Bir kelime/ -bir taş/ soğuk bir nehirde/ bir taş daha-/ kaç taş daha atlamam gerek/ bu nehri geçebilmem için?

Daha ne yapmam gerek bu nehri geçebilmek için?

Betül Sözüdiri Rief ve Jens Rief’e, misafirperverlikleri, refakatleri, öğrettikleri ve dostlukları için bir ömür minnetle…

Bir yorum yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s