Dış Raporlar, Suriye

Suriye Raporu

Tarihi Süreciyle
‘Suriye Siyaseti ve Tıkanan Arap Baharı’

 

 Hazırlayan:

Hasan BOZDAŞ
(Hür Dava Partisi Dış İlişkiler Başkanlığı Danışmanı)

Zeynep BOZDAŞ
(Hür Dava Partisi Dış İlişkiler Başkanlığı Danışmanı)

 

Mayıs 2014

 

I. GİRİŞ

Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden ve komşularımız içerisinde gerek akrabalık bağları gerek kültürel bağlarla yakın ilişki içerisinde olduğumuz Suriye, yaklaşık üç yıldır iç savaşın ortasında büyük bir yıkıma uğramıştır.

Bu yıkım, insan hakkı ihlalleri, açlık, hastalık ve daha birçok sorunla yaklaşık 6 milyon insanı etkilemiş, 5 milyon insanı yerinden etmiş ve en az iki milyon insanı diğer ülkelere göç etmek zorunda bırakmıştır.

Bununla birlikte Şii-Sünni bloku yaratılarak en kanlı çatışmalardan biri yaşanmış ve Müslüman halklar bir anda birbirine silah doğrultmuştur.

Arap Baharı’nın son dalgalarından biri olan Suriye Devrimi, henüz netice vermemiş ve tarafların müzakerelerinden bir sonuç çıkmamıştır.

Raporumuzda; Arap Baharı’nın kısa bir analiziyle Suriye’nin mevcut Baas rejimi tarihi derinlemesine ele alınarak iç savaşta yaşanan siyasi ve operasyonel gelişmeler incelenmiş, süper güçlerin Suriye üzerindeki planlarına yönelik öngörüler açıklanmış ve insan hakkı ihlallerine yönelik güncel raporlarla insani durum aktarılmaya çalışılmıştır. Suriye’de yaşananların tek pencereden değerlendirilmesini yanlış buluyor, raporda hem rejim hem muhalefetin karşılıklı tezlerini sunuyoruz.

Raporumuz hazırlanırken Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve birçok uluslararası düzeyde kuruluşun hazırladığı raporlar, Suriye olaylarını derinlemesine inceleyen araştırmalar, yazı dizileri, makaleler, tezler göz önünde bulundurulmuş; AFAD yetkilileri, mülteci kampları yetkilileri ve sığınmacılar, insani yardım kuruluşları temsilcileri ile görüşülmüştür.

Suriye sorunu ümmetin en acil sorunlarından biri olmakla birlikte, bu merhale atlatılırsa diğer sorunların daha çabuk çözüme kavuşacağını biliyor ve görüyoruz. Dayanışma içerisinde olmadığımız her gün Mısır, Arakan, Filistin, Orta Afrika, Bangladeş, Doğu Türkistan, Patani gibi ümmet coğrafyalarının kan kaybına şahit oluyor ve ümmetin selameti açısından endişe taşıyoruz.

Raporumuz, bütün siyasi ve felsefi kaygılardan uzak hazırlanmış; yalnızca Suriye’de hayatını kaybeden mazlumların ve muhacir olarak birçok ülkeye göç etmek zorunda bırakılan sivillerin akabinde; acıya daha fazla göz yumulmaması endişesi taşınmıştır. Suriye’de yaşananlar ümmetin sorunudur ve bu sorunu yine Müslümanlar çözmelidir. Bu gayretle çalıştığımızı beyan ediyor, mazlum şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, ülkelerinden ayrı düşen kardeşlerimize yardım ellerinin uzanmasını bir aciliyet biliyor, Suriye’nin en kısa zamanda ıslahı için ümmeti birliğe ve dirliğe davet ediyoruz.

Raporumuzun hazırlanması sürecinde değerli fikirleriyle yol gösteren Doğruhaber Gazetesi yazarı sn. Abdülkadir Turan’a teşekkür ediyor, raporumuzun kamuoyunu bilgilendirmesini ve bilinçlendirmesini umuyoruz.

II. SURİYE’NİN COĞRAFİ, SİYASİ VE DEMOGRAFİK YAPISINA BAKIŞ

     A. SURİYE’NİN COĞRAFİ YAPISI

Yaklaşık 180.000 km2’lik yüzölçümüyle Arap Yarımadası’nın kuzeyinde ve dünya dizilişinde Güneybatı Asya’da yer alan Suriye, bir Ortadoğu ülkesidir. Türkiye, Lübnan, Irak, Ürdün ve İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarıyla sınır komşusudur. Batısı ise Akdeniz’le çevrilidir.

Su kaynakları bakımından zengin olan Suriye topraklarının üçte biri tarıma elverişlidir.

İklimi, ülke genelinde farklılık göstermekle birlikte Akdeniz’e yakın kesimlerin Akdeniz iklimine, iç kesimlerin ise kurak bir iklime sahip olduğunu söylemek mümkündür.

     B. SURİYE’NİN DEMOGRAFİK YAPISI[1]

2014 verilerine göre 22.500.000 dolaylarında nüfusa sahip Suriye’de doğum artış hızı, ölüm artış hızından 1,3 puan daha düşüktür.

Ülkenin en kalabalık şehirleri yaklaşık 3 milyon nüfusuyla Halep, 2,5 milyon nüfusuyla Şam’dır. Ülke 14 ilden oluşmaktadır.

Ülkenin resmi dili Arapçadır. Bunun yanı sıra Kürtçe, Aramice, Çerkezce ve Ermenice de konuşulmaktadır.

Suriye’nin yaklaşık %70’ini Araplar, %10’luk kesimini Kürtler, %6’lık kesimini Türkmenler ve geri kalanını diğer etnik kimlikler oluşturmaktadır.

Nüfusun 10’da 9’u Müslüman, 10’da 1’i Hristiyan’dır. Müslümanlar içinde Sünni nüfus %80’lik bir orana sahiptir. Aleviler, Nusayriler, Şiiler ve İsmaililer de nüfusun geriye kalan %20’sini oluşturmaktadır. Nusayriler, Şii ekolü içerisinde ezici çoğunluğa sahiptir. Bu oran %12 civarındadır. Suriye Müslümanlarının büyük bir kısmı Sufi gelenekle yetiştirilmiş, ülkenin âlimleri İslam dünyasında ciddi şekilde takdir ve destek bulmuştur.

BM, 2013 yılı sonlarında yayımladığı raporda 120 bin, insan hakları kuruluşları güncel raporlarda 140 bin kişinin hayatını kaybettiğini bildirmiştir. BM raporunun akabinde kitle imha silahlarıyla birçok kişi daha hayatını kaybetmiştir. Bununla birlikte taraflardan gelen rakamlar farklılık arz etmektedir.

     C. SİYASİ, İDARİ VE EKONOMİK YAPI

Çok partili siyasi bir rejime sahip olan Suriye Arap Cumhuriyeti’nde yönetim uzun zamandır Baas Partisi[2]’nin ve Esad ailesinin elindedir.

Ülkenin cumhurbaşkanlığı görevini 2000 yılından bu yana Beşşar Esad(Bashar al-Assad), başbakanlık görevini ise 2012 yılından bu yana Nadir el-Halki(Wael Nader al-Halqi) yürütmektedir.

Ülkenin yapı itibariyle yarı başkanlık sistemine sahip olduğu görülmekte, bununla birlikte bir partinin ve ailenin uzun süreli egemenliğinden ötürü oligarşik yönetim örneği sergilenmektedir. Baas Partisi 1963, Esad ailesi 1970’ten bu yana yönetimdedir. Baas Partisi, ülkede laiklik ve sosyalizmin öncüsü konumundaki Ulusal İlerici Cephe’nin lideri konumundadır.

Suriye Anayasası’na göre devlet başkanı Müslüman olmak zorundadır, fakat devletin resmi dini yoktur. Devlet başkanı 7 yılda bir halk tarafından seçilmektedir, görev yapacağı dönem sayısı açısından bir sınır öngörülmemiştir.

Hafız Esad’ın 2000 yılında ölmesinin ardından, anayasada cumhurbaşkanlığı için şart koşulmuş olan 40 yaş, 34 yaşındaki Beşşar Esad’ı başa getirmek için 34’e çekilmiş ve Beşşar Esad %97,2’lik oy oranıyla cumhurbaşkanı seçilmiştir. 2007 yılındaki referandumda %97,6’lık oy oranıyla yeniden cumhurbaşkanı seçilmiştir. İnsan hakkı ihlallerinin yüksek olduğu bir ülkede, bu oy oranının göstermelik olduğu kanaat gerektirmemektedir.

Suriye parlamentosu 250 sandalyeden oluşmaktadır. 2012 seçimlerinde Baas Partisi, sandalyelerin %60’ını almıştır. Baas Partisi, Ulusal İlerici Cephe partileri ile iktidarı paylaşmaktadır. Bu partilerin çıkarmış olduğu milletvekili sayısı oldukça düşüktür. Ülkede çoğunluğunu Kürtlerin kurduğu 25 parti bulunmaktadır.[3]

Sosyal piyasa ekonomisinin hâkim olduğu Suriye ekonomisi genel olarak tarıma dayanır. Topraklarının %35’lik kısmı tarıma uygundur. Tekstil, petrol endüstrisi gibi alanlarda ise sanayisi gelişmiştir. Ülkede 2,5 milyar varil petrol rezervi olduğu belirtilmektedir. Petrol, ihracat kaleminin %65’ini oluşturmaktadır.[4] Yeni rezervlerin bulunmaması halinde ülkenin petrol ithal edecek duruma gelebileceği görülmektedir.[5]

Ülke, Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Ligi, Uluslararası Para Fonu, İslam Kalkınma Bankası gibi örgütlere üyedir. İslam İşbirliği Teşkilatı ile Arap Ligi üyeliği 2012 yılında askıya alınmıştır.

     D. EĞİTİM YAPISI

Ülkede okuma yazma oranı %80’lerde seyretmekte, erkeklerde kadınlardan daha yüksek bir oran görülmektedir.  Rejimin eğitim kurumları üzerinde ciddi bir etkisi olduğu bilinmektedir.

İlkokul eğitimi mecburi ve ücretsizdir. Suriye’de 6 devlet üniversitesi, 15 özel üniversite bulunmaktadır.

     E. SURİYE’NİN KÜRESEL POLİTİK KONUMU

Suriye, doğal kaynakları açısından Ortadoğu’nun en yoksul ülkelerinden biri olmasına rağmen, Türkiye, İsrail(Filistin), İran, Lübnan ve Ürdün sınırlarıyla çevrili olması; ülkeyi ABD ve Rusya bloku arasında stratejik bir noktaya getirmiştir. Patrick Abram Seale isimli İngiliz yazarın söylediği şu söz manidardır. “Suriye üzerinde doğrudan bir hâkimiyete sahip olunmadıkça, hiç kimse Ortadoğu’yu hâkimiyeti altında tutamaz.”

Mevcut Suriye rejimi, ambargoya maruz bırakılan İran ve Gazze hükümetleri ile yakın ilişki içerisinde olmuş; Lübnan Hizbullah’ı ile İran arasında da kanal görevi görmüştür. Bu da ülkeyi, Rusya, Çin ve İran’dan oluşan blok içerisinde göstermiştir.

Bugün Esad rejimi ve destekçileri, Suriye operasyonunun bilinçli şekilde yapıldığını, nedeninin ise Suriye’nin, İran ve Hizbullah’ın en büyük destekçisi konumunda bulunması olduğunu iddia etmektedir.  Bununla birlikte, Suriye’nin saf dışı bırakılarak İsrail ve ABD’nin bu kez kendileri için en büyük tehdit olarak gördüğü güçlere saldırılacağını belirtmekte, bu yüzden Suriye’nin mücadelesinin aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın da ölüm kalım mücadelesi olduğunu ifade etmektedir. Olayların başlangıç yeri olan Dera’nın Ürdün sınırına yakın olmasını da bir tez olarak ileri sürmüşlerdir.[6]

İtibar edilip edilmeyeceği tartışılabilecek bu sav, Suriye’nin stratejik konumunun önemini gözler önüne sermektedir. İplerin kopma noktasında bulunan bir ülkede, aslında dünyanın süper güçlerinin perde arkasından çarpıştığı net bir şekilde görülmüştür.

Suriye iç savaşı, aynı zamanda dinler tarihini yakından ilgilendiren bir durumdur. İslam dünyasının Deccal, İmam Mehdi ve Hz. İsa’nın geleceğine dair inanışı Şam’da vücut bulmaktadır. Zira bir kısım raviler, Hz. İsa ve İmam Mehdi’nin Şam’da bir minareye ineceğine dair rivayetler sunmuşlardır. Gelişleri, batılın en zirvede olduğu günlere işaret etmektedir. Hz. İsa’nın geleceği, Nisa Suresi’nin 159. ayeti[7] ve Zuhruf Suresi’nin 61. ayeti[8] yönüyle bir kısım âlim tarafından desteklenmişse de bu görüşe katılmayan allameler de bulunmaktadır. Şia mezhebinin bir kısım taraftarları, son İmam Mehdi’nin dünyaya en zor zamanda geleceğine inanmakta, bu yüzden kargaşanın olmasına müsaade etmekle suçlanmaktadır. Nitekim İmam Humeyni, İran Devrimi’nden sonra bazı aşırılar tarafından Mehdi’nin gelişini geciktirmekle suçlanmıştır. Hristiyanlar, dünyanın sonunu getirecek Armageddon Savaşı’nı, İncil’in Yeşaya kısmının, ‘Tanrı İsrail ve İrem’i Cezalandıracak’ isimli 17. Bölümünün ilk cümlelerine dayanarak bugünkü iç savaşa işaret etmektedir. Nitekim İncil, “Bunu kaydet, Şam şehir olmaktan çıkacak ve enkaz yığını haline gelecek.” demektedir. Armageddon Savaşı, Hristiyan inancına göre kıyameti ve Mesih’i getirmektedir. Ve ne gariptir, bugün bu inanışa sahip dindar Hristiyanların, az sayıda da olsa Suriye’ye gittiği, bazılarının savaşa katıldıkları bilinmektedir. Hristiyanlardaki Mesih inancı, biraz farklı olarak Yahudiler arasında da yaygın olup Yahudi milletinin kurtarıcısı olarak metinlerde geçen Mesih beklenmektedir ve tüm bu inançlar bir araya getirildiğinde, beklenen kişilerin ortaya çıkacağı yer Suriye’de kesişmektedir.

III. SURİYE’NİN TARİHİ YAPISINA BAKIŞ

Paleolitik Çağ’da yaşadığı düşünülen insanlara ait kemiklerin ulaşıldığı belirtilen Suriye toprakları, insanlığın ilk evrelerine ev sahipliği yapmıştır. Mısır, Sümer, Hitit, Asur, Babil, Pers, Roma uygarlıklarının çeşitli dönemlerde sahip olduğu Suriye toprakları, Filistin, Irak, Lübnan ve diğer komşu topraklarla birlikte birçok kültürün izini taşımış, stratejik konumları itibariyle paylaşılamamıştır.

Suriye topraklarının İslamlaşması Hz. Ömer döneminde olmuş; Suriye, 634-636 yılları arasında fethedilmiştir. İslam dönemi Suriye’ye iki ayrı yenilik birden getirmiştir. Bunlardan ilki yeni bir dini/sosyal anlayış ve ikincisi siyasal bir merkez olma özelliğidir. 661 yılında Emevi Devleti’nin kurulmasıyla o güne kadarki(4500 yıllık) tarihinde ilk defa bir devlete ev sahipliği yapan Suriye bölgesi, Emeviler döneminde daha öncesinden miras olarak aldığı Yunan ve Roma kültürü ile sahip olduğu Arap geleneğini başarılı bir biçimde birleştirmiş ve dönemin en güçlü kültürel ve siyasi merkezi olmuştur. Suriye’nin İslam tarihinde bugün bile önemini koruyan bu kültürel katkısı diğer unsurlarla birleşince kendisinden sonraki medeniyet taşıyıcılarına önemli bir miras bırakmasını sağlamıştır.[9]

Bugünkü Suriye toprakları İslamlaştıktan sonra Osmanlı Devleti’nin idaresine girene kadar sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Zengiler, Eyyubiler ve Memlüklerin boyunduruğu altında olmuştur. Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Memlükler’den alınarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1831-1840 yılları arasında Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın hâkim olduğu topraklar, 1920 Fransız işgaline kadar tekrar Osmanlı’ya dönmüştür.

Kudüs’ün yolu Suriye’den geçmektedir. Batı’nın Suriye’ye ilgisi her dönemde bu bağlamda devam etmiştir. Haçlılar döneminde Suriye’nin sahil şeridi 150-200 yıl Batılıların yönetiminde kaldı. Burada öldürülen yüzbinlerce Haçlı, Batı için Suriye’de acı hatıralarla yüklü bir tarih bıraktı. Fransa, kapitülasyon hakkı elde ettiğinde burada adeta koloniler kurdu. Napolyon, İslam dünyasına yöneldiğinde Mısır’dan hemen sonra Suriye’ye yöneldi. Suriye’yi işgal edemedi. Ama Lübnan başta olmak üzere bütün Şam bölgesinde Batılı ülkeler çok sayıda özel okul açtı. Fransa başta olmak üzere Batı ile ticari ilişkilerle zenginleşen Hıristiyanlar ve Nusayriler çocuklarını bu okullara göndererek Suriye’nin yeni elit tabakasını oluşturdu. Bu elit tabaka sonraki dönemde Arap milliyetçiliği kılıfı altında Suriye’nin fikri ve siyasi hayatına yön verdi. Fransız işgali için ortam hazırladı.

1920’de başlayan ve yirmi yıl süren işgali boyunca Fransa, Suriye’yi din, mezhep ve etnik bakımından kutuplaştırdı. Müslümanlara karşı Hıristiyanları, Sünni Araplara karşı Nusayri Arapları, Kürt ve Türkmenlere karşı Arapları güçlendirdi, ayrıcalıklı bir sınıf gibi öne çıkardı.

Suriye, 1944 yılında bağımsızlığını ilan etti ve Fransa’dan koptu. Ancak Fransa’nın bu politikası bugün bile Suriye üzerinde etkili olmaya devam etmektedir.

Fransa’nın kendi emperyalizm mantığıyla ve kültürüyle yoğurduğu elit tabaka, bağımsızlıktan sonra ülkenin başına geçmiş ve adeta Fransa’nın bir eyaleti mantığında kalmıştır. Bu durum, sömürülen birçok ülkede tekrarlanmıştır.

Suriye, bağımsızlığını kazandıktan sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna Şükrü el Kuvvetli(Shukri al-Quwatli) geçmiştir. Fransız mandasına karşı mücadele etmiş, 1943 yılında cumhurbaşkanı seçilmiş, 1949 yılında ise bir darbeyle görevden el çektirilmiştir. Darbenin görünür sebebi, 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda alınan yenilgidir. Bu savaşta Arap Birliği tarafı olarak Suriye’yle birlikte Ürdün, Mısır ve Irak da yer almıştır.

1949 darbesini yapan General Hüsni Zaim, cumhurbaşkanı seçilmiş, ülkede büyük bir darbe furyasının öncüsü olmuş ve aynı yıl darbeyle indirilerek idam edilmiştir. Zaim’in yerine geçen Sami el Hinnavi de aynı yıl darbeyle indirilmiştir. Aynı yıl içindeki üç darbenin galibi Edip Çiçekli olmuştur. Çiçekli, darbeyi Batı’nın işbirliğiyle yapabilmiştir. 1954 yılında Çiçekli de bir darbeyle indirilmiş, 1950 yılı kurucu meclisi tarafından cumhurbaşkanlığına atanan sonra da görevi elinden alınan Haşim el Atasi, darbe yönetimi tarafından cumhurbaşkanlığı görevine devam etmesi yönünde bir davet almış ve tekrar makamına dönmüştür.

1 Şubat 1958 tarihinde, bölgesel kaygıların ve Suriye’deki Mısır devlet başkanı Cemal Abdünnasır hayranlığının ileri bir boyuta taşınmasının bir sonucu olarak Mısır ile Suriye birleşmiş ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bu birleşme Suriye’de halk oylamasıyla onaylanmıştır. Birleşik Arap Cumhuriyeti, 28 Eylül 1961 yılında Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından dağılmıştır. Bu süreç, birlik yanlılarıyla karşıtlarının çatıştığı kanlı ve karışık bir dönemdir.

Bundan sonraki yıllarda Suriye siyasetine etki edecek en önemli güç Baas rejimidir. 1940’lı yıllarda ortaya çıkan Suriye merkezli bu hareket, Arap birliğini(Mısır, Irak, Suriye) ve sosyalizmi esas alacak, komşu Irak’a da sıçrayacak ve Irak’ta 1968 yılından 2003 Amerikan işgaline kadar sisteme hâkim olacaktı.

Baas partisi, Fransa’nın Suriye’nin düşünsel ve siyasi yapısı üzerindeki etkisinin bir neticesidir. Partinin fikir öncüsü Mişel Eflak, Hristiyandır. Mişel Eflak, ümmete karşı milliyetçilik ve sosyalizm üzerinden bir Suriye ulusu oluşturma iddiasıyla öne çıktı, Baas’ı İslam dünyasındaki pek çok benzeri gibi ulusalcı-sol bir parti olarak dizayn etti. 1960’lı yıllarda parti, Arap milliyetçiliğinden vazgeçip radikal sosyalist(Marksist-Leninist) bir anlayışta karar kıldı. Partide Nusayri gençlere özellikle yer verdi. Sonraki dönemde parti büsbütün, bir kısım Hristiyanlar ve Nusayrilerin yönetimine geçti. Parti içerisinde güç kavgaları yaşandı, partinin kurucuları dahi sürgüne gönderildi.

1962’den sonraki süreçte Suriye siyasetinde etkin olmaya başlayan Baas rejimi, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’ndan sonra bugünkü anlayışına yakın bir anlayışa dönüşmeye başlamıştır. Kendi içinde dahi birçok fikirsel karışıklığın olduğu partide Altı Gün Savaşı’na gidilirken, daha sivil bir düşünceye sahip Salah Cedid ve militarist bir anlayışa sahip olan savunma bakanı Hafız Esad arasında ciddi bir kutuplaşma görülmüştür.

1967 yılında İsrail’le yapılan Altı Gün Savaşı’nı, Suriye, Mısır ve Ürdün kaybetmiştir. İsrail, Suriye’den GolanTepeleri’ni alarak ciddi bir darbe vurmuştur. Bu yenilgi ve GolanTepeleri’nin işgale uğraması Salah Cedid’in popülaritesini düşürmüş, Hafız Esad için ise büyüme ortamı doğurmuştur.

1970 yılı Eylül ayında Ürdün ordusunun, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı gerillaların kaldığı kamplara yönelik başlattığı saldırı sırasında, Filistinlilere yardım için yaklaşık 200 Suriye tankı Ürdün’e gönderilmişti. Kara Eylül olayları olarak bilinen çatışmalarda Irak’ın da Ürdün Kralına yardım amacıyla gönderdiği 12 bin kişilik askeri güç, Suriye birlikleri ile çatışınca rakip iki Baas yönetimi, kozlarını paylaşma imkânı buldu. Cedid’in Ürdün kralının devrilmesine yönelik politikasını ve Irak’la karşı karşıya gelmesini benimsemeyen dönemin Genelkurmay Başkanı Esad, çatışmalara müdahale edilmesine karşı çıkarak uçak göndermeyi reddetmiş ve Cedid’le ipleri iyice germişti. Ordunun tamamında gücü eline alan Hafız Esad’ın iki rakibi Başbakan Yusuf Zu’ayyin ile İbrahim Makhus tutuklanmış ve kendisine yakın adamlar hükümette önemli görevlere getirilmişlerdi. Birkaç ay sonra Cedid’e direk meydana okuyacak hale gelen Hafız Esad, Baas Partisi’nin ordudaki faaliyetlerini askıya alarak, kendisine bağlı tankları Şam’da kilit noktalara yerleştirdi. 28 Eylül 1970 tarihinde Cemal Abdünnasır’ın ölümü, Esad’a göre Suriye’yi herhangi bir İsrail saldırısına karşı daha güç ortamlara sürükleyebilirdi. Kısa bir süre sonra, yeni Mısır Başkanı Enver Sedat, Libya ve Sudan ile birlikte bir Arap Federal Birliği kurma kararı aldı. Cedid’e karşın Esad, bu birliğe katılmaya oldukça hevesliydi. Böyle bir zeminde Esad, Cedid’in taraftarlarının bir kısmını evde göz hapsine alırken bir kısmını da görevlerinden uzaklaştırdı. Cedid’in askeri yandaşlarını da pasifize edip Baas’ın askeri kuruluşu olan Saika üzerindeki kontrolü eline aldı. 1970 yılı 12 Kasım tarihinde toplanan Baas kongresi, Esad’ı ikilik çıkarmakla suçlayıp, Cedid hükümetinin iç ve dış politikasının desteklenmesi kararını aldı. Toplantının ardından harekete geçen Cedid, onu ve yardımcısı Mustafa Talas’ı görevinden almaya kalkıştı. Bunun üzerine Esad son hamle için harekete geçerek, Cedid hükümeti ve Baas’ın tüm yöneticilerini tutuklatarak, yönetime el koydu.[10]

Suriye’de Baas Partisi’nin oligarşik saltanat rejimi, partideki en önemli görevlere Nusayrileri getirmiş, diğer dini gruplara sahip kişileri tasfiye etmiş, 1970 yılından bugüne dek ülkenin ancak %10’una denk gelen bir kesimin ülkeyi parmağında oynatmasına zemin hazırlamıştır.

IV. 1970-2011 YILLARI ARASINDA ÜLKEDEKİ BASKI POLİTİKASI VE İNSAN HAKKI İHLALLERİ

     A. HAMA KATLİAMI ÖNCESİ’NDE BÖLGEDEKİ ÖNEMLİ GELİŞMELER VE REJİMİN VERDİĞİ TEPKİLER

1970 yılında, Kara Eylül olarak bilinen dönemde Filistinlilerin Ürdün’e sürülmesine müteakip Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal, ülkesinde büyüyen Filistin Kurtuluş Örgütü’nü istememiş ve sonrasında yaşanan olaylarda 10.000’e yakın insan hayatını kaybetmiştir. Filistinliler, Lübnan’a göç etmek zorunda bırakılmıştır. Suriye bunun üzerine Ürdün’e silahlı güç göndermiş ve çatışmalar yaşanmıştır. Ürdün bu süreçte İsrail ve ABD’den de yardım istemiştir.

Yaşanan çatışmalar üzerine yönünü Lübnan’a çeviren Filistinli mülteciler, bu kez Lübnan’da ciddi bir iç savaş yaşanmasına neden olmuştur. Suriye, Lübnan’da çatışmalar yaşanana dek dünya konjonktüründe Arap milliyetçiliğinin sembolü haline gelen FKÖ’den bu kez desteğini çekmiş ve Müslümanlara karşı olarak, Marunî Hristiyanların can güvenliğini korumak maksadıyla 30.000 kişilik bir orduyla Lübnan’daki savaşa müdahil olmuş; ülkede barışın sağlanacağı, Müslüman ve Hristiyanların can ve mal varlıklarının korunacağı mesajını yaymıştır. Bu müdahale İsrail ve ABD onayından sonra gerçekleşmiş ve adı geçen ülkeler Suriye’nin Lübnan’a yapacağı müdahalenin İsrail lehine sonuç doğuracağını düşünmüşlerdir. Nitekim 1982 yılında İsrail de Lübnan topraklarına girerek binlerce Filistinlinin ve Lübnanlı Müslümanın ölümüne sebep olmuş, binlercesinin ise ülkeden kaçmasına yol açmıştır. İsrail ve Suriye askerleri arasında en küçük bir çatışma dahi yaşanmamıştır. Suriye’nin müdahalesi, sadece Müslümanları zayıflatmıştır. Bu süreç, Lübnan’da bugünkü Hizbullah oluşumunun temelinin atıldığı dönemdir. [11]

1970’li yıllar bölge siyaseti açısından bir başka milat olmuştur. 1979 yılında İran’da İslami bir devrim gerçekleşmiş, ABD ülkeden kovulmuş ve Müslümanlar bir ilki başarmıştır. Üstelik bu devrim, benzerleri gibi kanlı da olmamış, ülke büyük oranda birlik olmuştur. Esad, kendi ülkesindeki İslami muhalif kesimlerin benzeri bir örgütlü harekete kalkışmamaları için yeni bir siyaset belirlemiş ve İran’la sıcak ilişkilere girişmiştir. Bu ise ülkedeki Sünni Müslümanların, zalim yöneticileri Esad ile diyaloğa geçen İran’la da aralarının soğumasına sebep olmuştur. İran’ın Suriye rejimi ile ilişkilerinin gelişmesine dayanak olarak Suriye’nin anti-siyonist ve anti-emperyalist olması sunulmuştur. Bu, Lübnan iç savaşında Suriye’nin tutumuna ters düşmektedir.

1980-1988 yılları arasında ABD destekli Irak ordusunun devrimi henüz gerçekleştirmiş İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırmasıyla başlayan süreçte Suriye yönetimi İran’dan yana tavır koymuş ve silah ulaştırılması noktasında kilit rol oynamıştır. Bu noktada bugün İran’ın neden Suriye ile birlikte hareket ettiği kolaylıkla analiz edilebilir. Bu uzun savaş döneminde ABD, İsrail ve bölgedeki destekçileri ile Batı ülkelerinin teşvikiyle Irak tarafından saldırıya maruz kalması, dünya siyaseti açısından öngörülebilecek bir gerçeklikti. Bunun bir sonucu olarak da bölgede iyi ilişkiler içerisine girebileceği iki ülkeden biri Suriye, diğeri Türkiye idi. Suriye ve Türkiye, savaş dönemi boyunca İran’ın en büyük destekçileri konumunda olmuştur. Bu da Suriye-İran yakınlaşmasının mezhepsel değil, siyasi olduğunun göstergesidir.[12]

     B. HAMA KATLİAMI

Esad, ülkede muhalefeti[13] kontrol altına almak ve yeni bir darbe yaşamamak için ordu içerisinde ciddi bir Dürzi ve Nusayri istihdamı yaratmış, gizli polis teşkilatı kurmuş ve ülkeyi adeta istihbarat cehennemi haline getirmişti. Nitekim ordu içerisinde uzun bir süre görevde bulunan Esad, başarılı çözümlemeler ve kritik atamalar yapmış, bir darbe tehdidiyle yaşamak istememiş ve İranvari bir İslami devrimden korkmuştur. Bu da hem askerler hem de siviller üzerinde ciddi bir istibdat döneminin başlamasının gerekçesidir.

Ülkede Baas yönetiminin başa gelmesinden itibaren Müslümanlar üzerinde ciddi baskılar görülmüştür. Bununla birlikte silahlanan Müslüman muhalifler(Müslüman Kardeşler), her ne kadar kabul etmeseler de birçok silahlı eylemden, Baas Partisi yöneticileri ve devlet görevlilerini hedef alan cinayetlerden sorumlu tutulmuşlardır. İslami muhalefet, bunu Baas’ın hazırladığı bir tezgâh olduğunu defalarca kez dile getirmiştir.

Bu dönemde rejim, 49 sayılı yasayı çıkararak, Müslüman Kardeşler teşkilatına üye olanları tutuklar ve akıl almaz işkencelere maruz bırakır.[14] Özel operasyon timleri kurarak teşkilata üye kişilerin ailelerini hedef alır ve birçok sivil hayatını kaybeder.

Bundan sonra Müslümanlar için silahlanma dönemi başlamıştır. Esad’ın koruma ordusunu yarıp yanına kadar gelen ve ona hiçbir zarar vermeden dönen teşkilat mensubu silahlı bazı gençler, “Dilediğimizde seni öldürecek güce sahibiz.” mesajı vermiş ve Esad’ı küçük düşürmüştür. Bu olay üzerine Esad, Tadmur Hapishanesi’ne bir ölüm timi göndererek 1000’e yakın siyasi tutukluyu öldürtür. Bu hapishanedeki sistematik ve toplu cinayetler devam eder. Öldürülenler içinde yalnızca siviller değil, Sünni askerler de yer almıştır. Tarihler 1980’i göstermektedir.[15]

Müslümanların yaşanan baskıların nihayetinde en büyük ayaklanması Hama şehrinde gerçekleşir. 1982 yılında Hama, kurtarılmış bölge haline gelir ve hem İhvan hem de Suriye İslam Cephesi direniş çağrısı yapar.

Bu olayların akabinde Esad, Suriye ordusunu 1982 yılının Şubat ayında Hama’ya göndererek kitlesel bir imha emri verir. Şehir harabeye döner ve operasyon sonucunda rakamlar kaynaklara göre değişmekle birlikte 40.000’e yakın kişi hayatını kaybeder. Yüzbinlerce kişi diğer ülkelere sığınmıştır. Müslüman Kardeşler Teşkilatı bu andan itibaren gizli bir şekilde varlığına devam etmiştir.

V. SURİYE’DE İSLAMİ VE ETNİK OLUŞUMLAR

     A. TARİHSEL SÜREÇTE SURİYE’NİN ÖNDE GELEN İSLAMİ OLUŞUMLARI

          1. SURİYE MÜSLÜMAN KARDEŞLER TEŞKİLATI

Suriye İhvan’ül Müslimin/Müslüman Kardeşler Teşkilatı, 1930’lu yılların sonunda Suriye’de, Hasan el-Benna ile yakın ilişki içerisinde olan Mustafa el-Sıbai ve Muhammed el-Mübarek el-Tayyip tarafından kurulmuştur. Mısır Müslüman Kardeşler Teşkilatı ile aynı hassasiyet ve düşünceler neticesinde ortaya çıkmıştır. Mısır’daki teşkilat ile ilişki içerisinde olmasına rağmen her iki oluşum birbirinden bağımsızdır ve ülkelerindeki gelişmelere göre ayrı hareket etmiştir.

Fransız işgaline ciddi bir direniş gösteren Mustafa Sıbai ve arkadaşlarının başında olduğu Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilatı, 1950’li yıllarda siyasi hayata geçmiş, önemli bir kesimin desteğini kazanmış, parlamentoda yer almış ve tabanını güçlendirmiştir. Baas Partisi’nin iktidara geldiği yıllar, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın yasaklandığı yıllardır.

1979 yılında 80 kadar askeri öğrencinin öldürülmesinden sorumlu tutulan Müslüman Kardeşler, bu tür saldırıların rejim tarafından üzerlerine yüklendiğini, kendilerini bitirmek için Baas’ın bu tür bahaneler yaratarak saldırdığını ifade etmektedir. 1980 yılında Müslüman Kardeşler üyeliğinin cezası idam olarak belirlenmiştir. Ülkedeki protesto gösterileri, birçok kişinin güvenlik güçlerince öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

1982 yılındaki Hama ayaklanmasına kadar, Müslüman Kardeşler’in itham edildiği onlarca saldırı gerçekleşmiş, bunların sonucunda da rejim dilediğini Müslüman Kardeşler üyesi diyerek gözaltına almış, akıl almaz işkencelere tabi tutmuş ve idam etmiştir. Bu işkenceler, 1979 yılında teşkilat tarafından yayımlanan bir bildiride ifşa edilmiştir. Buna göre, idam maksadıyla kazığa oturtulma; baş, kulak, alın ve tenasül uzvundan elektrik şokuna tabi tutulma; kaynar su ile haşlanma; hücrede günlerce ayakları birbirine bağlı şekilde bırakılma; günlerce ayakta durulmadığı takdirde yüzden kamçılanma, tutukluların çocuk ve eşlerine tecavüz etme; ölünceye kadar dövme; tutuklu Müslüman kadınlara tecavüz etme; sakal ve bıyıkların yakılması yahut yolunması; etlerin kerpeten yoluyla çekilip bükülmesi…[16]

1982 yılında Müslüman Kardeşler, en yoğun oldukları Hama şehrinde ayaklanma ilan ederek insanları rejime karşı mücadele etmeye çağırdı. Bunun üzerine sıkıyönetim ilan eden Hafız Esad, Hama’yı adeta harabeye çevirmiş, 40.000’e yakın insanı öldürmüş, uzun bir süre hiçbir gazeteciyi şehre almayarak dünyanın Hama’dan haberdar olmasını engellemiştir. Dünya genelinde İslami hareketlere karşı olunduğu göz önüne alındığında, uluslararası kamuoyu haberdar olsa bile vereceği tepki formalite icabı olmaktan ileri gitmeyecektir. Nitekim olaylar açığa kavuştuğunda Suriye herhangi bir yaptırımla karşılaşmamış, aksine ülkesindeki terörist yapılanmaları tasfiye ettiği gerekçesiyle takdir edilmiştir.

1990’lu yıllarda ise, hapishanedeki Müslüman Kardeşler üyelerinin bir kısmı Hafız Esad tarafından serbest bırakılmıştır. Beşşar Esad da bu yönde adımlar atar. Teşkilat ise geçmiş dönemlerinin aksine 2011 iç savaş dönemine kadar ılımlı bir politika izlemiştir. İç savaş döneminde olayların başlangıcında yer almayan teşkilat, sonrasında kitlelere etki etmede başarısız olmuştur. Mevcut lideri Muhammed Riyad el-Şefik’tir.

Mensuplarının büyük bir bölümü yurt dışında bulunan İhvan, halkın %30’u üzerinde etkili olduğunu iddia etmekte, muhalefetini diaspora olarak yapmaktadır. Rejime karşı her zaman muhalif söylemleriyle dikkat çeken teşkilat, şiddete karşı olduğunu ve yeni devletin çoğulcu, sivil bir devlet olması gerektiğini ifade etmiştir.[17]

          2. SURİYE İSLAM CEPHESİ

1980 yılında çeşitli İslami grupların bir araya gelerek oluşturdukları birliktir. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın, ülkede yapmış olduğu direnişi desteklemiş ve devrim yapmayı arzulamıştır. İslami gruplar içerisinde eşitlik ve bütünlük öngörmüştür.

Cephenin liderleri, aynı zamanda İhvan’ın da önde gelen isimleri olan Şeyh Muhammed Ebu Nasır el-Beyanuni, Adnan Saadeddin ve Said Havva olarak görülmektedir.

Cephe yayımladığı bildirilerde sosyal adalet ve sorumluluk, ulusal ekonominin güçlendirilmesi ve feodalizmin son bulması gibi hedefler koymuştur.

Suriye İslam Cephesi, Sünni Müslümanların oluşturduğu bir hareket olması itibariyle her ne kadar, mezhepçi politika güttüğü söylenmişse de; bunu kabul etmemiş ve devrim gerçekleştiği takdirde ülkedeki tüm azınlıkların haklarının iade edileceği, eşitlik ilkesine uyulacağı gibi deklarasyonlar yayımlamıştır. Bu yüzden Cephe’nin devrimi mezhepçi değil İslami bir sistem öngörmektedir. Arzulanan bu İslami sistem, Esad rejiminin zalim ve baskıcı politikasının halkta uyandırdığı karşı ataktır.

     B. SURİYE’DEKİ DİNİ-ETNİK OLUŞUMLAR VE ROLLERİ

          1. NUSAYRİLER

Nusayrilik, adını Ebu Şuayb Muhammed İbn Nusayir En-Numeyri’den alır. Doğumu, miladi 880’li yıllardır. İbni Nusayir, peygamber silsilesindeki son üç âlim Ebul Hasan Ali el-Hadi İbn Muhammed el-Askeri, Ebu Muhammed el-Hasan İbn Ali el-Askeri, İmam-ı Muhammed el-Mehdi İbn el-Hasan el-Askeri ile yakın ilişki içerisinde bulunmuştur.

Nusayir, bir takım görüşlerinden ötürü diğer imamlar tarafından dışlanır ve uyarılır. As-Seyyid Abdul Hüseyin Mehdi el-Askeri’nin 1980’de basılan El-Aleviyyun ev an-Nusayriyun isimli eserinde Sünni ve Şii kaynakların, Nusayir’in İslam’daki son peygamberlik görüşünü reddettiğini, kendisini hem nebi hem resul ilan ettiğini belirtmektedir.[18]

Nusayrilik ve Alevilik karıştırılmaktaysa da, her iki düşüncenin birbirinden farklı olduğunu belirtmek gerekir. Nusayriler kendilerini Alevi olarak tanıtmakta bir mahzur görmezler ve Alevilik, Hz. Ali’ye bağlı olan kişi ve grupların genel ismidir. Nusayri ise bahsi geçen İbni Nusayr’ın düşüncelerini benimsemiş kişilere verilen isimdir.

Yine Nusayrilik, Şia’nın Bahailik, Babailik, Kadiyanilik gibi müfrit(aşırı) bir kolu olarak tasnif edilmiştir.

El-Askeri, Nusayrilikte itikadi anlamda İslam’la çelişen düşüncelerin olduğunu, üyeliğe kabul etme yönteminin Masonlarınkine paralel olduğunu, Hristiyanlıkta olduğu gibi teslis inancına benzer inançlarının olduğunu belirtir. Bu, inancın gereği olarak da yaratıcının Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Selman-ı Farisi’de vücut bulduğuna, bu kişilerin ölümünden sonra da başka kişilerde vücut bulacağına inanılır.[19]

Dünya üzerinde 3 milyon, Suriye’de ise 2 milyon Nusayri’nin yaşadığı belirtilmektedir. Suriye’deki bu istatistik, Sünni mezhepler dışındaki diğer mezheplere bağlı kişileri Nusayri nüfusu içerisinde göstermekte ise de bu hatayı düzeltmek gerekir. Nusayrilik, Şia, İsmaililik, Alevilik gibi mezheplerin dışında incelenmelidir.

Suriye’de geneli Arap olan Nusayrilerin, doğuş itibariyle kökenlerinin Horasan Türkleri’ne dayandığı da iddia edilir.[20]

Nusayriler, özellikle Hafız Esad’ın 1960’lı yıllarda ordunun önemli kademelerinde görev almaya başlamasıyla devletin önemli görevlerinde boy göstermişlerdir. Hafız Esad gizli ve planlı bir şekilde, ileride kendisinin başına bela olmayacak bir kadro oluşturmayı amaçlamış, bu kadroyu da hassaten Nusayrilerden seçmiştir. 1970’li yıllara gelindiğinde, darbe ile yönetimi almasının ardından ülkedeki Sünni nüfusu devlet kademelerinden tasfiye etmiş ve Nusayriler ülkede bir oligarşinin objesi olmuştur. Ülkedeki diğer kesimler, Nusayrilere has bu ayrıcalığın yıllardır kendileri üzerinde bir şiddet ve istismar politikasına dönüştüğünü belirtmekte, hukukun dahi kendilerine ve Nusayrilere farklı uygulandığını iddia etmektedir.

Yaşanan 2011 iç savaşıyla birlikte ülkedeki Nusayri kesim, mevcut devlet başkanı Beşşar Esad’ın yanında yer almaktadır.

          2. KÜRTLER           [21]

Suriye’de 2-3 milyon dolaylarında Kürt yaşadığı belirtilmekte, bu nüfusun da ağırlıklı olarak sınır bölgelerinde olduğu görülmektedir. Araplardan sonra ülkedeki en büyük etnik yapıdır. 1960’lı yıllardan bu yana ülkede ciddi bir baskıyla karşılaşan Kürtler, kabul görmemiş, birçoğuna vatandaşlık ve kimlik dahi verilmemiştir.

Suriye rejimi, ülkesindeki Kürtlerin Irak ve Türkiye’den göç ettiğini iddia etmekte, Türkiye’den ilk göçün ise 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra yaşandığını belirtmektedir. Oysa Halep bölgesi Kürtlerinin İslam’dan önce bölgeye yerleştikleri iddia edilmektedir. Bununla birlikte vaktiyle Haçlılara karşı savaşmak maksadıyla Halep ve Şam’a yerleşen Kürtler de mevcuttur.

Fransa, Şam’ı ele geçirdiğinde Osmanlı’nın en sadık müttefikleri olan Şam Kürtlerini önce dışladı, sonra devlet idaresinde onların tecrübesine muhtaç olunca onları yoldan çıkarma yöntemleri üzerinde çalıştı. Buna rağmen Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasında hem fikirsel hem askeri anlamda Şam Kürtleri çok önemli bir rol üstlendi ve bağımsızlıktan sonra Suriye yönetiminde en üst düzeyde birden çok kez devlet başkanı, başbakan ve kimi zaman genelkurmay başkanı olarak görev yaptı.

Fransa işgaliyle başlayan dönemle birlikte Suriye Kürtlerinin yüzü hiç gülmedi. Fransız işgali, Suriye Kürtleri ve hatta bütün Kürtler için tarihi bir felaket oldu. Çünkü Fransa, İslam üzerine kurulu Kürt kimliğini yok etmek ve onun yerine okumuşlar için “Celadet Bedirxan”, medrese ehli ve avam için “Cegerxwin” teorisi diyebileceğimiz, ne olduğu belirsiz, ana özelliği Selahaddin-i Eyyübî’ye ve onun bağlandığı değerlere düşman bir Kürt kimliği inşa etmek için Şam’ı üs haline getirdi.

Irak ve Türkiye’den ciddi bir göç alan Suriye, 1961 yılında bir nüfus sayımıyla Kürtleri tespit ettirmiş, birçok kişinin nüfus cüzdanını elinden almıştır. 1961’de Kürt yoğunluklu Haseke iline özel bir nüfus sayımı yapıldı, halkın kimlikleri toplandı. Sayımın resmi amacı, Suriye’ye yasadışı yollarla, özellikle Türkiye’den, ‘sızmış’ yabancıları tespit etmekti.  1945’ten önce Suriye’de olduğunu ispat etmeyen herkesin vatandaşlığı iptal edildi ve bunlar “ecnebi” diye nüfusa geçirildi. Kürtlerin önemli bir kısmı devlet kayıtlarına alışık değildi. Ayrıca birçoğu ulus devlet sürecinde askerden kaçma, okula öğrenci vermeme gibi nedenlerle nüfus kaydını yaptırmamıştı. Dahası rejim, eski Genelkurmay başkanı Tevfik Nizamettin dâhil devlet kadrolarından tasfiye etmek istediği Kürtlerin de kütüklerini silmişti. Neticede 120-150 bin Kürt’ün vatandaşlığı iptal edildi, kimliği elinden alındı.

Bugün nüfusları 300-500 bin arasında değişen bu ‘ecnebi (yabancı)’ Kürtler, ancak ikametgâh belgesiyle Suriye’de yaşar, Suriye dışına çıkamaz, Suriye içi seyahatleri izne bağlıdır, çocukları okula alınsa da onlara diploma verilmez, resmi kurumlarda çalışamaz. Suriyeli bir kadınla evlenen kişi, Suriye vatandaşı olur. Oysa ecnebi bir Kürt, bir Suriye vatandaşı ile evlense evliliği geçersiz sayılır. Suriye kanunlarına göre Suriye’de doğan her çocuk Suriye vatandaşı olur. Oysa ecnebi Kürtlerin çocukları Suriye’de doğsa “mektum” sınıfında kimliksiz olarak yaşar. Babasından da daha geri durumda olur. Bununla birlikte bu kişilere mülk edinme ve pasaport alma hakkı tanınmamıştır, yalnızca ülkede kalmalarına izin verilmiştir. 7 Nisan 2011’de Beşşar Esad, demokratikleşme yolunda 40 bin Kürt’e kimlik vermiştir.

Suriye’de onlarca Kürt partisi mevcut olmasına karşın birçoğu yasaklanmış ve faaliyetleri engellenmiştir. Bu partiler içerisinde en rahat çalışanı PYD(Kürdistan Demokrat/Demokratik Birlik Partisi)’dir. 2003 yılında kurulan bu partinin başında Salih Müslim bulunmaktadır. Bu parti, PKK ile yakın ilişki içerisinde bulunduğundan Suriye’deki tüm Kürtlerin benimsediğini söylemek yanlış olacaktır.

Suriye’de Müslüman Kürtler Sufi/Nakşi bir gelenek içerisindedir. Birçok Kürt âlimi aynı zamanda Nakşibendi tarikatı şeyhidir. Mezhep olarak Sünni olan Kürtler, Şafii’dir. Kürtlerin küçük bir kısmının da Yezidi olduğu görülmektedir.

1960’lı yıllarda Kürtler arasında toplumun en yoksul kesimini oluşturdukları için sosyalizm yayılmış, İhvan ciddi bir rağbet görmemiştir. Bunun nedenlerinden biri de rejimin, İhvan’ı ırkçılık(Arapçılık) yapmakla suçlaması ve bunu propaganda haline getirmesidir. Rejimin yanında ulusalcı ve sosyalist muhalefet de İhvan’ı kötülemeye katılmıştır.

1970’li yıllarda Celal Talabani, Suriye’ye kaçıp YNK’yı kurarak Kürt gençler arasında ciddi bir sempati kazandı. 1980’lerde de PKK ile Hafız Esad’ın arasını yaparak, Kürt gençleri yeni bir arayışa itti. Bu dönemler aynı zamanda Suriye’deki tasavvufi dergâhların da İhvan’a tavır aldığı dönemlerdi. İnsanlar üzerindeki en büyük etki aslen Mardinli olan Şeyh Muhammed Keftaro’nun, Suriye Diyanet İşleri Başkanı olması ve bugünden sonra İhvan’ın aleyhinde birçok söylemde bulunması ile olmuştur.

Suriye’deki Kürt medrese ve dergâhları Kürtler’deki bozulmayı görememiş ve sonucunda önleyememiştir. Bunu önleyecek belki de yegâne teşkilat İhvan olmasına rağmen, İhvan aleyhinde olumsuz propagandalar yapılarak kişilerin çocuklarını bu teşkilattan sakındırmaları istenmiştir. Oysa bugün Kürt medreseleri ve dergâhları yok olmasına rağmen, İhvan varlığına devam etmektedir.

Suriye tasavvuf dergâhları, kendilerine sığınan Şeyh Said Kıyamı muhacirlerini yerleştirmede ve bir sosyal bozulmaya uğramadan korumada dünyanın en başarılı sivil hizmetini yürütmüşlerdir. Halk, onların deyimleriyle Ensar olmuş, yemeğini muhacir kardeşiyle paylaşmış, evini kardeşine açmış, tarlasını ikiye, üçe bölmüştür. Ama aynı hareket, bir siyasi kalkışma oluşturamamıştır.

Çözüm, İhvan Mensubu âlimlerin veya başkalarının Suriye Kürtleri arasında ayrı bir İslamî cemaat inşa etmeleriydi. Bu cemaat, makrohedeflerde ümmete hizmet eder ama kendi mikro gerçeğinden de ayrılmazdı.

Suriye Kürdistan’ı bundan mahrum olarak sosyalizme kaldı. Şu anda Suriye Kürtlerinin kurduğu partilerin sayısı 30’un üzerindedir, bazıları aktiftir. Onlarca Kürt partisi olmasına rağmen bunlardan hiçbiri, Suriye Kürtlerini tam anlamıyla temsil edememektedir. Aksine hepsi Suriye Kürtlerini İslam’dan kopararak günden güne karmaşaya sürüklemekte ve bir toplum olmaktan çıkarmaktadır.

          3. TÜRKMENLER

Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Suriye’deki Türkmenlerin, 3,5 milyon olarak belirttiği fakat diğer kaynaklarda 1-1,5 milyon dolaylarında belirtilen nüfusuyla Türkmenler’in, Emeviler ve Abbasiler döneminde bölge topraklarına yerleştiği bilinmektedir. Türkmenler içerisinden bugüne kadar cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı gibi önemli siyasi rollere yerleşen kişiler olmuştur.

Suriye Türkmenleri ülke içindeki siyasi karışıklıklarda etkisiz olup bir etnik cemaat olarak ülke içerisinde söz sahibi olmamışlardır. 2011 iç savaşında Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Semir Hafız, 2013 Ağustos’unda düzenli ordu kurmaya karar verdiklerini bildirmiştir.[22] Son dönemde, Suriye’deki gruplaşmalar göz önüne alındığında Suriye Türkmenleri’nin de yeni kurulacak veyahut parçalanacak devlette söz sahibi olmaları için Ankara’nın desteğini almak istediği, belki de aldığı tahminini yürütmek zor olmayacaktır.

Türkmenler, iç savaşta Irak Şam İslam Devleti isimli yapının baskısı altında kalmışlardır.

          4. HRİSTİYANLAR

Suriye’de yaklaşık 2,5 milyon Hristiyan yaşamaktadır. Hristiyan cemaati, Ermeni Apostolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi, Süryani Ortodoks Kilisesi ve Doğu Katolik Kilisesi mensupları olarak yaşamaktadır. Bir kısım Protestan Hristiyanlar da mevcuttur. Ülkedeki Hristiyanlar’ın bir kısmının kökeni eski olmakla birlikte, bir bölümü de Ermeni tehciri ile Suriye topraklarına yerleştirilenlerdir.

Ülkedeki Hristiyan nüfusun çoğunluğu Ortodoks mezhebine tabi olup büyük ölçüde Rusya’nın etkisinde ve yönlendirmesindedirler. 2011 iç savaşıyla birlikte ülkedeki Hristiyan gruplar, Esad’dan yana tavır sergilemişlerdir.

VI. ARAP BAHARI VE SURİYE’DEKİ YANSIMASI: ÜLKEDEKİ İÇ SAVAŞ

     A. ARAP BAHARI VE DÜNYADAKİ YANSIMASI

Bugün Suriye’de yaşananları anlayabilmek, ancak dünya konjonktüründe olayları çözümlemekle mümkündür. Suriye bir domino taşıdır ve ilk taş Tunus’ta düşmüştür.

17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta limon tezgâhına el konulması sonucu kendini yakan Muhammed Buazizi, aslında Afrika ve Ortadoğu’da patlamaya hazır bir dinamitin fitilini ateşledi.

Tunus ve benzeri birçok ülke; despot ve mutlak monark iktidarların, şahısların ve zümrelerin baskıları, yıldırma politikaları ile mücadele fırsatı buldu, başkaldırdı. Bu başkaldırı; iktidarlar, sınırlar ve coğrafyaları büyük bir değişimle buluşturacak, kurulu dünya düzenini değiştirecekti.

Arap Baharı olarak adlandırılan bu değişim/dönüşüm kimi otoriteler tarafından planlı, halklar tarafından ise spontane ve sosyal patlama olarak görüldü.

Olayların başlangıç yeri olan Tunus,  1956 yılında Fransızlardan bağımsızlığını kazanmıştır; bağımsızlığın hemen ardından gelen yönetimin de Fransa emperyalizminin gölgesi(demokratik söylemlerle) olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa’nın kişilerin inançları ve düşünceleri üzerinde oluşturduğu baskı, ilk cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın da faaliyetlerinin bir kısmını oluşturacak ve Fransız yönetimi ile despot bir cumhurbaşkanının insanlar için bir farkı olmayacaktır. Fransa ile askeri çatışmaya varan anlaşmazlıkları olmasına rağmen halk üzerindeki olumsuz idaresi, Fransa dönemini aratmıştır. Nitekim 1981 yılında bayanların başörtü ile okullara, kamu binalarına… girmeleri yasaklanmıştır. Bu dönemde, Tunuslu kadınların Tunus folklörüne bağlı olması şeklinde bir dayatma başlamış ve hicab[23]ın ithal olduğu propagandası yapılmıştır.

Kasım 1987 yılında dönemin başbakanı Zeynel Abidin bin Ali, kansız bir darbeyle cumhurbaşkanlığını Burgiba’nın elinden almıştır. Zeynel Abidin bin Ali döneminde de İslami yaşam ciddi bir tehdit olarak görülmüş, başörtü kamuya açık yerlerde de yasaklanmıştır. Elbette sorun sadece kişilerin inanç ve düşüncelerinin ülkede baskı unsuru olması değildir. Ekonomi gittikçe zayıflamış; yoksulluk, Tunusluları önemli ölçüde rahatsız etmiştir. İşsizlik, ülkenin en büyük sorunlarından biri haline gelmiştir. Devlet yöneticilerinin pastadan en büyük payı aldığı, halkın ise sefalete mahkûm edildiği Tunus, 2010 Aralık’ında büyük protesto gösterilerine sahne olmuş, bu protestolar devlet başkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin ülkeden kaçmasına yol açmış ve yeni, modern, demokrat, adil bir düzen sağlanacağı zannı oluşturmuştur. Oysa bugün Tunus, bu dönüşümü sağlamış olmasına rağmen büyük problemlerle iç içedir.

Şüphesiz, Yasemin Devrimi olarak adlandırılan Tunus devriminin en önemli süjelerinden biri Nahda Partisi’dir. 1981 yılında İslami eğilimi baz alarak Abdülfettah Muru (Moro) ve Raşid Gannuşi’nin kurmuş olduğu bir hareketin 1989 yılında partileşmiş hali olan Nahda Partisi, eşitlik, adalet ve fikir özgürlüğü gibi insanın en tabi hürriyetlerini kapsayan taleplerle halkın karşısına çıkmış, seçimlerde kayda değer başarılar göstermiş, bu başarılar Zeynel Abidin bin Ali tarafından yadsınarak parti ve üyeleri üzerinde ciddi baskılar oluşturulmuştur. Bu baskılar partinin yer altına çekilmesine ve üyelerinin yurt dışına kaçmasına sebep olmuştur. Gannuşi de ülkesinden sürgün edilmiştir.

Gannuşi, Zeynel Abidin bin Ali’nin ülkeden kaçması ile Tunus’a geri dönmüştür. Nahda Partisi tekrar siyaseten tanınmış ve 2011 yılındaki seçimleri koalisyonla kazanmıştır. Partiden Hamadi Jebali başbakan seçilmiştir. Hamadi Jebali çok geçmeden görevinden ayrılmıştır. Ülkede İslami hareket üzerinde ciddi bir baskı oluşmuştur.

Tunus, yapı itibariyle sol kesimi güçlü olan bir ülkedir. Bununla birlikte ülkede selefi gruplar ve Hristiyanlardan da bahsedilmesi gerekir.

Demokratik seçimlerin kazanılarak Nahda’nın hükümet başında olduğu günlerde, bazı selefi gruplar tarafından sol ve Hristiyan kesim üzerinde ciddi baskıları oluşmuş, bunun sonucunda bir bunalım yaşanmıştır. Nahda hükümeti, bu İslami gruplara göz yummakla suçlanmış ve yeni başbakanın istifa etmesi için protestolar düzenlenmeye başlamıştır.

Jebali dönemi Nahda için şanssızlıklarla dolu bir dönem oldu. Solcu liderlerden Şükrü Belayid ve başka bir muhalif Muhamed Brahmi aynı yıl içerisinde öldürüldü. Suikastlar sonucunda Nahda Partisi sorumlu olarak gösterildi ve parti binaları ateşe verildi. Bu suikastlar aslında muhalif kesime değil, İslami harekete yönelik yapılmıştı. Halkta oluşturulan bu tepki ile dünyada eşi benzeri olmayan ılımlı söylemleri ile entelektüel siyasetin öncüsü Nahda’ya yönelik nefret, bir furya halinde yayılmıştı. Bu, halkın başlattığı devrimi başkalarının sürdürdüğünün en büyük kanıtıydı.

Tunus’tan hemen sonra Mısır’da Müslüman Kardeşler teşkilatı tabanı, Hristiyanlar ve ülkede yolsuzluktan mustarip olan kesimler, bir başka diktatör Hüsnü Mübarek’e karşı 25 Ocak 2011’de başlayan barışçıl gösteriler düzenledi. Ordunun da politik bir manevrayla göstericilerin yanında yer almasının ardından, İsrail’in kendine en büyük destekçi olarak gördüğü Hüsnü Mübarek 30 yıllık iktidarının ardından 11 Şubat 2011’de istifa etti ve halk hareketi kısa sürede başarıya ulaştı gözüktü. Ülke, uzun süre ordunun hâkimiyetinde kaldı ve demokratik seçimler ancak 2012 yılının Haziran ayında yapılabildi. 30 Haziran 2012 tarihinde Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler hareketinin bir mensubu olarak Mısır’ın seçimle yönetime gelen ilk devlet başkanı oldu.

Mursi’nin devlet başkanı olduğu dönemde, Hüsnü Mübarek taraftarı olup halk ayaklanması sırasında göstericilere saldıran ve Baltacılar olarak bilinen grup üyeleri yargılandı. Muhalifler tarafından, istihdamda Müslüman Kardeşler üyelerinin kayrıldığı iddia edildi ve gerginlik yaratıldı. Mursi, zayıf bir ekonomi ile ülkeyi yönetmeye çalıştı, bu süreçte Katar, Mursi’yi IMF ile anlaşmaya ikna etme yönünde çaba sarf etti. Sina Yarımadası’nda Mursi’nin görev yaptığı dönemde ciddi karışıklıklar oldu, bazı radikal gruplar ile Hristiyanlar arasında gerginlikler yaşandı, yine yarımadada Mısır askerleri defalarca saldırılara uğradı, bu saldırıların bazıları Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden gerçekleştirilince muhalefet Hamas’ı hedef gösterdi, tüneller su ile dolduruldu. Mübarek döneminde keyfi uygulamalara sahne olan Refah Sınır Kapısı, bu dönemde açıldı ve Gazze rahat bir nefes aldı.

Tüm bu yaşananlar birçoklarının gözünde İslami hareketin darbe alması gerektiği hesaplarını yaptırmış ve Muhammed Mursi, 3 Temmuz 2013 tarihinde bir askeri darbeyle görevinden alınmıştır. Darbenin ardından Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ülkeye ekonomik yardımda bulunmuştur. 2014 yılı içerisinde de Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı liderleri ve yöneticileri göz altına alınmış, tutuklanmış, önce 528, ardından da teşkilat rehberlik konseyi mürşidi Bedii dahil 682 kişi daha idama mahkum edilmiştir. İlk dalgada 37 idam kararı yasalar gereği onayına sunulduğu müftü tarafından tasdiklenmiş, geri kalan kişilerin cezaları müebbet hapis cezasına çevrilmiştir. Ülkede ve tüm dünyada idam kararlarına yönelik protesto eylemleri süregelmektedir. Arap Baharı, bir kez daha demokrasi yolunda sendelemiştir. Darbeye göz yuman ama göz boyamak maksatlı idamlara ses yükselten Batı, ikiyüzlülüğünü bir kez daha göstermiş; Körfez ülkelerinin de İslami hareketlere yönelik her operasyonun finansörü olduğu gözler önüne serilmiştir.

Arap Baharı’nın en büyük yansımalarından diğeri ise Libya’da yaşandı. 1969 yılından 2011 yılına kadar yönetimde olan Muammer Kaddafi, anti-emperyalist ve anti-siyonist bir kimlikle tanındı. Mısır ve Tunus’un aksine, halkın refah durumunun oldukça yüksek olduğu ve bir dönem kabileler arasındaki çatışma dışında ülkede toplumsal bir çatışmanın olmadığı Libya’da, Muammer Kaddafi 2011 yılındaki halk ayaklanmasında linç edilerek öldürüldü.

Kaddafi, sosyalizm ile İslam’ı harmanlama iddiasıyla, farklı bir inanç sistemi geliştirmişti. Bununla birlikte Amerika’ya karşı soğuk bir tavır takınarak Amerikan karşıtı her türlü organizasyonda yer almıştı. Ülkede, bölgenin en büyük üssü kurulu olan Amerika, Kaddafi tarafından ülkeden kovulmuştur. Çad, Uganda, Orta Afrika gibi ülkelerde İslami tebliğ evleri kurarak finanse etmiş, ölümünden sonra yardımlar kesilmiştir. Ülkenin başında olduğu dönemde Libyalıların refah durumu oldukça yüksektir. Dolayısıyla Libya’da başlayan olaylar şaşkınlıkla karşılanmış ve dışarıdan kontrol edildiğinin en açık işareti olmuştur. Buna rağmen Kaddafi’nin ülkedeki İslami yapılar dâhil muhaliflere yönelik baskısı göz ardı edilmemelidir. Nitekim Ebu Salim hapishanesinde sadece bir günde 1.000 kişinin üzerinde insan katledilmiştir. Tüm bunlara rağmen Libya, insan hakkı ihlalleri göz önüne alındığında Tunus ve Mısır’dan çok sonra gelmektedir. Diğer iki ülkede ihtiyaca binaen patlak veren olaylar, Libya’da dış güçlerin kontrolünü gözler üstüne sermiştir. Nitekim gösterilerin ve çatışmaların ardından İtalya, Amerika, Fransa güçleri vakit kaybetmeden Libya’yı vurmuş ve Kaddafi büyük yaralar almıştır. Bugün ise Libya adeta silahlı milis cenneti haline gelmiş, istikrardan uzaklaşmıştır. Başbakan kaçırılan, bakanlar kurulu güvenlik nedeniyle parlamento dışında gizli yerlerde toplanan, büyükelçilikleri patlatılan Libya, Irak’ı aratmamaktadır.

Arap Baharı’nın sıçradığı bir diğer ülke Bahreyn’de Sünni azınlığa mensup iktidar, ülkenin çoğunluğu olan Şiilere karşı baskıcı bir politika yürütmektedir. Bahreyn yönetimi, Suudi Arabistan himayesi altında olup tamamen barışçıl gösterilere karşı ciddi bir baskı örneği sergilemektedir. Ülke Suudi Arabistan ve Ürdün’den asker desteği almış ve göstericilere yönelik işkence gibi insanlığa karşı suçlar işlemektedir. Buna rağmen herhangi bir tepki görmemektedir.

Arap baharı olarak ifade edilen yenilenme sadece bu dört ülkede değil, Yemen, Cezayir, Fas gibi birçok ülkede teşebbüste kalmış, fakat dünyanın kutuplarını çözmekte yardımcı olmuştur. Dünyanın süper güçleri, demokrasi çığırtkanlığını sadece kendilerinin belirlediği isimlerin yönetime gelmesi için yapmış ve enerjilerini bu yönde sarf etmiştir. Nitekim ülkelere göre tavır ve davranışları büyük farklılık arz etmektedir.

Belli ki Tunus’ta büyük bir birikimin neticesi olarak patlak veren devrim, Mısır, Bahreyn, Yemen gibi ülkelerde sonuca ulaşamamıştır. Kitleler, halk hareketinin öncüsü olmuş fakat emperyalizm de boş durmayarak ülkelere son şeklini vermek için müdahil olmuştur. Tunus ve Mısır’da yaşanan terör olayları, ülkelerdeki istihbari projelerin neticesi olarak meşru yönetimlerin indirilmesi girişimidir. Nitekim ne Müslüman Kardeşler ne de Nahda hareketi, ülkelerinde Hristiyanlara yönelik terör faaliyetlerini destekleyecek oluşumlar değildir. Bu yaşananların planlı ve maksatlı oldukları, demokratik seçimlerle yönetime gelen kişilerin ülkedeki kargaşayla yönetimden indirilmek istendikleri açıktır. Mısır’da bu süreç darbeyle tamamlanmış, Tunus’ta ise yönetenler istifaya zorlanmıştır. Bugün, Nahda hareketinin atadığı valiler dahi görevden alınmaktadır.

Emperyalizm, gösterilerin daha az şiddetli olduğu Bahreyn gibi ülkelerde ise müdahil olmak yerine seyretmek ve hatta bastırmak görevini üstlenmiştir. Çünkü gösteriler, yönetimi devirecek kadar kapsamlı ve büyük değildir, o halde susturmak gerekir. Mısır ve Tunus’ta ise gösteriler azımsanmayacak kadar büyük olunca, mevcut diktatörlerin düşeceği görülmüş ve kontrollü bir düşüş istenmiştir.

Libya ise farklı bir noktadan bakılması ihtiyacını hissettirmiştir. Yine bir diktatör olan Kaddafi, diğerlerinin aksine ülkesinde ekonomik düzeyi yüksek bir halka liderlik etmiş, dünyaya farklı bir imaj ithal etmiştir. Kaddafi’yi ölüme götüren sadece anti-Amerikan bir kimliğe sahip oluşu değil, ciddi bir petrol rezervine sahip ülkede bu sermayenin birçok ülke tarafından paylaşılması isteğidir. Nitekim bugün ülke parçalanmanın eşiğine gelmiş, petrol bölgeleri silahlı grupların eline geçmiş ve silahlı gruplar kendi finansörleri olan ülkelerin adeta temsilciliğini yapmıştır. Böyle bir Arap baharı, halkın hürriyet isteği üzerinden yine halkın sömürüldüğü bir düzenin başlangıcı olacaktır.

     B. SURİYE’Yİ İÇ SAVAŞA GÖTÜREN SÜREÇ

1970 yılındaki darbeyle devletin başına geçen Hafız Esad, hem yeni bir darbeyle karşı karşıya kalmamak, hem de halkın üzerinde tam bir otorite sağlamak amacıyla ülkeyi tam bir istihbarat cehennemi haline getirdi.

Suriye, geneline el-Muhaberat adı verilen, dört ana kola ayrılan ve alt yapılanmalarla birlikte 10 dolaylarında istihbarat servisine ev sahipliği yapan bir ülkedir. Bu ana istihbarat kolları, Esad’ın kendisinin de havacı olması hasebiyle ciddi bir hâkimiyetinin olduğu Hava İstihbaratı, Genel İstihbarat, Askeri İstihbarat ve rejimin muhalifler üzerindeki gözü olan Siyasi Güvenlik İstihbaratı’dır.

Bu dört ana istihbarat kurumu birbirinden habersiz ve bağımsız çalışmaktadır. Ortak bir veri bankasının olmaması dolayısıyla halk çoğu kez aynı nedenlerden dolayı farklı istihbarat kurumlarınca sorgulanmakta, işkence görmektedir.

Suriye’de, Türkiye’deki Jitem yapılanmasına benzer bir başka istihbari-askeri yapılanmadan daha söz etmek gerekir. Bu yapılanma, bugün rejim tarafından ciddi bir şekilde yararlanılan Şebbiha yapılanmasıdır. Sayıları yaklaşık 10 bini bulan bu yapı, ülkede ayaklanmalara karşı kullanılmış, bizzat Esad ailesi tarafından kontrol edilmiştir. Bu yapı içerisindeki kişiler Nusayri olup, güvenlik güçleri ile birlikte baskınlara ve operasyonlara katılmaktadır. [24]

Bu kişiler eğitimsiz, cüsseli, gözü kara kişilerden ve hatta azılı mahkûmlardan seçilmekte;  Suriye’deki birçok gayr-ı meşru işin bu grup tarafından organize edildiği belirtilmektedir.[25]

Suriye içerisinde bu yaygın istihbarat ağı, kişileri büyük bir korku ile yüzleştirmiş, fikir hürriyetini büyük bir biçimde engellemiştir. Bununla birlikte ülkede adalet sistemi ciddi bir rüşvet çarkıyla yürütülmüş, fakirlerin yargılanıp mahkûm edildiği belki de ortadan kaldırıldığı; zenginlerin ise kurtulduğu bir yargı sistemi oluşmuştur.

Korku her yerde hissedilmiş, fikir hürriyeti yok edilmiş, konuşanlar istihbarat örgütlerinin suikastları veya işkenceleriyle yok edilmiştir. Ortadan kaybolan kişilerin yakınları, olayların üzerine gidememiştir. Bu dönemler, bir faks almak için içişleri bakanlığının onayının gerektiği dönemlerdir.[26]

Hafız Esad, 1994 yılında veliaht olarak topluma benimsetmek için çaba gösterdiği büyük oğlu Basil’i şüpheli bir kazada[27]kaybetmesinin ardından, yerine Beşşar’ı varis bırakmaya karar vermiş ve devlet kadrolarını bu amaçla büyük bir temizlikten geçirmiştir. Bu temizlik, Beşşar’ı yönetimde görmek istemeyecek olan kişilere yönelik büyük bir tasfiyedir. Bununla birlikte Beşşar da önce askeri okula yazılmış, sıkı bir devlet eğitiminden geçmiş ve devlet idaresine hazır bir hale gelmiştir.

Beşşar Esad, babasının ölümünün ardından yönetime küçük çaplı reformlar yaparak geldi, kabinesini genç, dinamik ve kendisi gibi Batı’da eğitim görenlerden kurdu, ülkesindeki genç nüfusun üzerinde bir etki bırakmak istiyordu. Hem ülke hem dünya medyası, Beşşar’ı yolsuzlukla mücadele edecek reformist bir isim olarak deklare ediyordu. Yurt dışında okurken tanıştığı, ülkenin önemli Sünni ailelerinden birinin kızı olan Esma ile evliydi. Bu, ülkedeki Sünni kesime de bir göz kırpma anlamı taşıyordu.

Beşşar Esad’ın ülkede sempati kazandığı Şam Baharı, babasından farklı bir yol izlediğini göstermektedir. Bahar olarak adlandırılan bu reform hareketi her ne kadar yeterli olmasa da insanların bir nebze nefes almasını sağlamıştır.

Buna göre politik toplantılar serbest bırakılmış, özel gazetelerin yayımlanmasına izin verilmiş, istihbarat örgütleri biraz daha geri plana çekilmiş, yabancı sermayenin ülkeye girişine izin verilmiş, döviz serbest bırakılmış ve yurt dışına çıkışlar rahat hale gelmiştir. Fakat bu bahar uzun sürmemiş ve Suriye derin devleti bu gidişattan rahatsız olarak, Esad’ın bu reformları geri çekmesini istemiştir. 2001 yılının 11 Eylül’ünde ABD’de yaşananlarla birlikte Baas, Esad’ı bölgesel korku ve terör ile uyarmış, demokratikleşmenin zamansız olduğu baskısı yapmıştır. Bunun üzerine Esad, reformları askıya almış, bazı aktivistleri tutuklamış, başlayan Irak işgalinin istemese de bir tarafı olmuştur. Çünkü o dönemde 3 milyon Iraklı, Suriye’ye göç etmiştir. Bununla birlikte Suriye’nin, İran ve Lübnan Hizbullah’ı ile yakın ilişki içerisinde olması; Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeleri hoşnut etmemiş, ABD’ye Esad yönetiminin de bir tehdit oluşturduğu baskısı yaratmıştır. Bu karmaşa, Esad’ın ülkedeki açılımcı politikasını iyice geciktirmiş ve ülke eski günlerdeki gibi rüşvet, yolsuzluk gibi suçlarla anılmaya başlamıştır. Türkiye, böyle bir ortamda Suriye ile yakınlaşmıştır.[28]

BM Güvenlik Konseyi’nin 2004 yılında aldığı bir karar, daha önce Lübnan’daki iç savaş dolayısıyla ülkeye yerleşen Suriye güçlerinin geri çekilmesini kapsıyordu, nitekim Esad istemese de güçleri çekti ve 2005 yılında Beyrut’ta Lübnan eski başbakanı Refik Hariri bir suikast sonucu öldürüldü. Bu suikast tüm çevreler tarafından Suriye ve Hizbullah üzerine yıkıldı. Oluşturulan komisyonlar bağımsız davranmıyor ve sonucu Suriye aleyhine hazırlama çalışıyorlardı. Tüm bunların aksine 2010 yılında öldürülen Hariri’nin oğlu Saad Hariri, babasını Esad’ın öldürmediğini belirtiyordu.[29] Bu dönem, Esad ve Hizbullah’ın ayrı kampanyalarla bitirilmesinin önünü açmıştı. 2006 yılında İsrail, Lübnan ve Filistin’e saldırmış, Hizbullah da saldırıyı geri püskürtmüştü. Emperyalizm yanlısı Arap ülkeleri, ABD ve İsrail’e, Hizbullah ve Esad’ın bitirilmesi için finansör olmayı dahi göze almışlardı. Nitekim Hizbullah’a en büyük yardımı İran ve Esad yapıyor, iki güç arasında aracılık faaliyeti yürütüyordu. Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerde görmediğimiz bir bahar; kendi lehlerine çalışmayan herkesi süpürecek, istemedikleri insanların yönetime geldiği yerlerde ise taze yönetimler düşürülecekti.

     C. SURİYE İÇ SAVAŞI’NIN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Ocak 2011’de dünyadaki gelişmelerden heyecanlanan bazı gençlerin duvarlara yazı yazmaları sonucu istihbarat tarafından gözaltına alındıkları ve işkence gördükleri bilinmektedir. Çocuklarının kendilerine teslim edilmesini isteyen ailelerin yapmış olduğu küçük gösterilerle bir hareket başlatılmıştır.

Rejim, işkence iddialarını yalanlamış ve çocuklar serbest bırakıldıktan sonra bir provokasyon dalgası ile halkın planlı bir şekilde toplandığını açıklamıştır. Bu gösterilerin en büyüğü 15 Mart’ta Dera’da yaşandı ve ayaklanmaya öncü oldu. Dera’da yaşanan protestolara rejim ve istihbarat örgütlerinin tepkisi sert oldu, nitekim gözaltına alınan onlarca kişi en ağır işkencelerden geçirilerek öldürüldü. Protestolar, bu kez ailelerin gözaltındaki yakınlarının bırakılması talebini içeriyordu.18 Mart’taki gösterilerde hayatlarını kaybedenler oldu.

İstihbaratın gözaltına alıp öldürdüğü kişilerden biri 13 yaşındaki Hamza Ali el Hatip’ti. Hatip, istihbarat tarafından sorgulanmış, vücudunda yanıklar ve çürükler bırakılmış, hatta cinsel bölgeleri parçalanmış ve cesedi gözaltına alındıktan tam bir ay sonra ailesine teslim edilmişti. Tüm bunlar, halkın rejime karşı iyiden iyiye nefret duymasına yetiyordu.

Gösteriler kısa bir süre sonra güvenlik güçlerinin hedefi haline gelmiş ve birçok kişi açılan ateş sonrasında hayatını kaybetmiştir. Öldürülen göstericilerin cenaze törenleri de şiddete maruz kalmış ve ölümler meydana gelmiştir. Sadece Mart ayında 100’ün üzerinde ölüm gerçekleşmiştir.

Rejim bu iddiaları reddetmekte, tüm bu ölümlerin provokasyonlar neticesinde yaşandığını ifade etmekte ve rejimin zor durumda bırakılması için planlandığını belirtmektedir. Buna gerekçe olarak da Esad’ın Mart ve Nisan ayları içerisinde yapmış olduğu toplantılar sonucunda olağanüstü halin kaldırılması, Kürtlere kimlik verilmesi, tutuklananların serbest bırakılması, milli güvenlik mahkemelerinin kaldırılması ve izin kaydıyla gösterilere müsaade verilmesi kararlarının altına imza atılmasını göstermektedir.

Bu kararlara karşın protestolar dinmemiş ve olanca şiddetiyle devam etmiştir. Nisan ayında da onlarca ölüm gerçekleşmiş, ülkeden kaçanlar Lübnan’a sığınmıştır.

Mayıs ayı içerisinde birçok Batı ülkesi ve uluslararası kuruluştan Esad’a halk üzerindeki baskısını sona erdirmesine yönelik mesajlar yayımlanmıştır. Esad ve bazı devlet adamları uluslararası kuruluşların yaptırım listesine alınmıştır.

4 Haziran 2011 tarihinde ise ilk silahlı çatışma yaşanmıştır. 120’nin üzerinde güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir. Olayların başlangıcından silahlı çatışmaya dek hayatını kaybeden gösterici sayısı 500’ün üzerindedir.

Temmuz ayı içerisinde ordudan kaçıp rejime karşı savaşmak isteyen kişiler bir araya gelerek Özgür Suriye Ordusu isimli bir örgüt kurdu. Başkomutanlığını,   8 Aralık 2012 tarihine kadar Riyad el Esed isminde eski bir Suriye Hava Kuvvetleri mensubu asker yapmıştır. Özgür Suriye Ordusu, muhaliflerin belli bir nizam ve hiyerarşi içerisinde rejime karşı mücadele etmesini öngörmüş olmasına rağmen bu grup haricinde ülkede birçok farklı silahlı güç oluşmuştur.

Bu süreçte, kısa bir zaman öncesine kadar yakın ilişki içerisinde olan Türk ve Suriye hükümetleri arasında gerginlikler yaşanmış; Türk hükümeti, Suriye’nin kendi tavsiyelerine kulak vermediğini belirtmiş ve ilerleyen dönemlerde diplomatik ilişkiler kesilmiştir. Ahmet Davutoğlu reform taleplerini iletmek için birçok kez ülkeye gitmiştir. Esad ise reformları kabul etmesine rağmen, gösterilerin sürekli artmasını ve muhalefetin dış güçler tarafından gizli bir şekilde silahlandırıldığının bilindiğini her demeçte dile getirmiştir. 2011 yılının Ağustos ayında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Beşşar Esad ile 6 saat süren bir toplantı gerçekleştirmiştir. Toplantıda Suriye meselesinin tıpkı Türkiye meselesi gibi sahiplenildiği; Türkiye’de, olaylar henüz kısa bir süre önce başlamış olmasına rağmen an itibariyle 7 bin’in üzerinde Suriyeli olduğu vurgulanmıştır.

Esad, televizyon konuşmalarında reform sözleri vermesine rağmen gösteriler hız kesmeden devam etmiş, güvenlik güçleri ile göstericiler arasında ciddi çatışmalar yaşanmıştır.

23 Ağustos tarihinde, muhaliflere önceden ev sahipliği yapan Türkiye, bu kez muhaliflerin bir çatı altından kontrol edilmesi maksadıyla oluşturulan Suriye Ulusal Konseyi’nin de ilan edildiği yer olmuştur. Suriye Ulusal Konseyi, Suriye halkının meşru temsilcisi olarak deklare edilmiş ve Çin, Rusya, Avustralya gibi birkaç ülke dışında kabul görmüş, bazıları tarafından da resmen tanınmıştır.

Sürecin en önemli gelişmelerinden bir tanesi, Arap Birliği tarafından Suriye’ye gönderilen gözlemci heyeti ile ilgilidir.

2011 yılının Aralık ayında Suriye’ye giden gözlemci heyetinin başında Sudan asıllı General Muhammed Ahmed Mustafa el-Dabi bulunmuştur. El-Dabi ve gözlemci heyeti, Suriye ziyaretlerinin ardından Humus’ta yaşananların anlatıldığı gibi olmadığını, şehrin sakin olduğunu ve orada oldukları sürede çatışma görmediklerini belirtmiş[30]; ilk raporlarında da silahlı grupların halka ve güvenlik güçlerine saldırdığı ifade edilmiştir.[31]

El-Dabi, bu beyanlarının ardından medya tarafından aforoz edilmiş ve zaten Darfur’daki katliamlardan da sorumlu olduğu, sözüne itibar edilmemesi gerektiği gibi bir kampanyayla karşı karşıya bırakılmıştır. Görevinden alınan El-Dabi’nin söylediklerine benzer şeyler, ülkeyi ziyaret eden gazeteci gruplar tarafından da söylenmiş fakat basında yer almamıştır.

11 Kasım 2012’de, Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelen muhalifler; ‘Suriye Muhalif Ve Devrimci Ulusal Güçler Kalisyonu’ isimli çatı örgütü kurarak başkanlığına Muaz el Hatip’i getirmiştir. Yapı, ABD, Avrupa ve Arap ülkelerinin birçoğu tarafından tanınmaktadır. Koalisyon, Suriye muhalefetinin parlamentosu niteliğindedir. Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Ulusal Konseyi bu çatı altındadır. 2012 yılının Aralık ayında Antalya’da bir araya gelen bu yapı, Ortak Askeri Komuta Konseyi’ni yani koalisyonun genelkurmay başkanlığını kurmuş ve Selim İdris’i, Riyad el Esed’in yerine göreve getirmiştir.[32]

İç savaş, devam ettiği üç yıl boyunca yüzbinlerce ölü ve yaralı, milyonlarca da mülteci bırakmıştır. Rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar halen devam etmekte, ülkede binlerce insan açlık ve sefaletle mücadele etmektedir. BM veya NATO müdahalesi konuşulmuş olsa da Rusya ve Çin’e rağmen müdahale söz konusu olmamıştır.

Bugün tüm şiddetiyle devam eden savaşta, defalarca kitle imha silahlarının kullanıldığı belirlenmiştir. BM müfettişlerinden Ake Sellström’in hazırladığı rapor ile Guta, Han El-Assal, Saraqueb ve Ashrafiah bölgelerinde kimyasal silah kullanıldığı tespit edilmiştir.[33] İran cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de kimyasal silah kullanımını eleştirmiştir.[34]

BM, ülkedeki kimyasal silah kullanımını kınamış, ABD ve Rusya da kimyasal silahların ülkeden çıkarılması konusunda anlaşmıştır. Bunun sonucunda ülkeden tehlikeli silahların çıkarılmasına başlanmıştır.[35] BM, son olarak Nisan ayında ülkedeki kimyasal silahların %92,5’inin çıkarıldığını açıklamıştır.

İç savaş süreci Cenevre I ve Cenevre II konferanslarıyla uluslararası kamuoyu tarafından bitirilmek istense de muhalefetin tek çatı altından kontrol edilememesi ve tarafların iradelerinin uyuşmaması, genel ateşkesi dahi imkânsız hale getirmiştir. 2014 yılı içerisinde gerçekleştirilen Cenevre II görüşmelerine muhalefetin temsilcisi olarak giden Suriye Muhalif ve Devrimci Ulusal Güçler Koalisyonu’ndan, görüşmelere karşı çıkan Suriye Ulusal Konseyi ayrılmıştır. Suriye Ulusal Konseyi, koalisyonun en önemli öğelerinden biri ve Özgür Suriye Ordusu’nun askeri kanadıdır. Ayrılışının gerekçesi, Suriye’nin geleceğinin Batı tarafından belirlenmemesi isteğidir. Konsey, çok yakın bir zamanda koalisyona tekrar katılma kararı almıştır.[36]

Suriye iç savaşı, Türkiye ile Suriye hükümetlerinin ilişkilerini bitirmiş olması; Suriye, İran, Hizbullah, Rusya, Çin blokuna karşılık ABD, Batı ve Türkiye bloku oluşturması açısından önemlidir. Savaşın sonucu açısından ise öngörüde bulunmak bugünkü koşullarda olası değildir.

     D. SURİYE MUHALEFETİNİN SİYASAL YAPILANMASI[37]

Suriye muhalefetini uluslararası arenada Suriye Ulusal Konseyi ve Suriye Muhalif ve Devrimci Ulusal Güçler Koalisyonu temsil etmektedir. Suriye Ulusal Konseyi, Cenevre II görüşmelerinin yapılmasına karşı çıkması sebebiyle koalisyondan ayrılmış, henüz yakın bir zamanda yeninden dönme kararı almıştır. Suriye Ulusal Konseyi, koalisyonun 60 sandalyesinden 22’sine sahipti.

Koalisyonun mevcut lideri Ahmet el Carba’dır. Koalisyon, 2013 yılının Mart ayında İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantı ile geçici hükümet kurmuş ve başbakanlığa Kürt asıllı Gassan Hitto seçilmiştir. Hitto yaşamının önemli bir bölümünü ABD’de geçirmiş önemli bir iş adamıdır. Hitto, Temmuz 2013’te muhalifler içinde siyasal kutuplaşmayı engellemek için istifa ettiğini açıklamıştır. Eylül ayında geçici hükümetin başbakanlığına Ahmet Salih Tuma seçilmiştir.

Koalisyon’a dâhil olan grupların imzalamış olduğu anlaşma metninde hiçbir surette rejim ile müzakere edilmeyeceği ve diyaloğa girilmeyeceği vurgulanmıştır. Rejim yıkıldığı andan itibaren genel kongre oluşturulacaktır.

Ulusal Eşgüdüm Komitesi, ülkede sol muhalefetin birleştiği önemli bir yapıdır. Ordunun sokaklardan çekilmesi, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve göstericilere müdahale edilmemesi kaydıyla rejimle görüşmeye hazırdır. Komite 13 sol, 3 Kürt partisinden oluşmaktadır.

2011 yılında Mesut Barzani’nin öncülük ettiği ve bazı Kürt grup ve partilerinin bir araya gelerek oluşturduğu Kürt Ulusal Konseyi kuruldu. PYD bu konsey içerisinde değildi. Konsey, özerklik istemektedir, muhaliflere ancak bu şartla destek vereceğini belirtmiştir. Nitekim uluslararası kamuoyu Suriye Ulusal Konseyi ile Kürt Ulusal Konseyi’ni bir araya getirmek için büyük bir çaba gösterdi ve antlaşmalar neticesinde 2013 yılında her iki konsey de birlikte hareket etme kararı aldı.

VII. İNSAN HAKKI İHLALLERİ

     A. İÇ SAVAŞTAN BU YANA ÜLKEDE REJİM TARAFINDAN YAPILAN İNSAN HAKKI İHLALLERİ

2011 yılındaki gösterilerde 5 aylık bir süre içerisinde 500 dolaylarında sivil halktan kişinin ölmesi üzerine başlayan iç savaş; ülkeyi geri dönülmez bir krize sürüklemiştir.

BM, 2013 yılının Temmuz ayında o ana kadar hayatını kaybeden kişilerin sayısının 100.000’in üzerinde olduğunu duyurmuştur.[38] Bu rakam, gün geçtikçe artmaktadır. Ülkede 500 bin kişinin tutuklandığı, 36 gazetecinin de hayatını kaybettiği raporlandırılmaktadır.

Unicef, 2012 yılının başlarında sadece 11 ayda öldürülen çocuk sayısının 400 olduğunu, yine aynı sayılarda çocuğun işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldığını duyurmuştur.[39] Bugün itibari ile ise 5,5 milyon çocuğun Suriye’de savaştan etkilendiğini ve yardıma muhtaç olduğunu bildirmiştir.

İHH, 2013 yılı raporunda 6,8 milyon kişinin insani yardıma ihtiyaç duyduğunu; 4,25 milyon kişinin yerinden edildiğini; 1,6 milyon kişinin Suriye’den ayrılarak komşu ülkelere sığındığını; 93 bin kişinin katledildiğini; 1,2 milyon evin yıkıldığını; 27 hapishane ve işkence merkezinin tespit edildiğini belirtmiştir.[40]

En güncel raporlarla birlikte Suriye’de hayatını kaybeden kişi sayısı 140 bin’in üzerine çıkmıştır. Hayatını kaybeden bu kişilerin 71 bin’i sivil, 7.600’ü çocuk, 5.600’ü 18 yaşın üzerindeki kadın, 21 bin’i rejime karşı savaşan kişilerdir. Suriye rejiminin kaybının 33 bin dolaylarında olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte, hapishanelerde tutulan 18 bin kişinin akıbeti bilinmemektedir.[41]

Tüm bu ölümler, gelişigüzel bombalamalar, keskin nişancı atışları ve tank bombardımanları neticesinde olmuştur. Özellikle bombardımanların şiddeti bilinmekte ve ordunun hedef gözetmeden şehirleri bombaladığı görülmektedir. Misket bombaları ve varil bombaları örnek gösterilebilir.

Ülkede gençlerin birçoğu keyfi tutuklanıp işkencelerden geçirilmiş veya kaybedilmiştir.[42]

Ülkede yüzlerce kadın cinsel istismara uğramış, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmıştır.

Ülkede farklı etnik kökenlerden birçok kişi de hayatını kaybetmiştir. 1,500’ün üzerinde Filistinli kayıp rapor edilmektedir.[43]Ülkedeki Filistinliler kamplarda yaşamaktadır. Yermük Kampı, son dönemde yaşanan ambargo ile gündeme gelmiştir. Şam’da yer alan Yermük Kampı’nda iç savaştan önce 150 bin’in üzerinde Filistinli yaşamaktayken, bugün sayı 20 bin dolaylarındadır. İnsanların birçoğu iç savaş başladığında kampı terk etmiştir. Çatışmalar sırasında kampa sığınan muhalifleri teslim etmeyen ve içlerindeki silahlı gruplarla muhalefete destek veren kamp sakinleri, rejimin hedefi haline gelmiş ve aylardan bu yana gıda, sağlık sorunları yaşamaktadır. Yüzlerce kişi açlıktan hayatını kaybetmiştir. Kampta birçok görüşten insan bulunmakta, bu yüzden kamp içerisinde ara ara çatışmalar yaşandığı da görülmektedir.

21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın Guta bölgesinde Esad güçleri tarafından kimyasal silah kullanıldığı iddia edilmiş ve BM buna yönelik rapor düzenlemiştir[44]. Müfettiş Ake Sellström başkanlığındaki heyet, büyük miktarda kimyasal silah kullanıldığına dair delillere ulaşıldığını raporlandırmıştır. Söz konusu kimyasal saldırı, sarin gazı[45] içeren roketlerle sivilleri hedef almış ve 1.000’in üzerinde kişi hayatını kaybetmiştir. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, yaklaşık 3 bin kişide nörotoksik[46] semptomlara rastlandığını bildirmiştir. Sellström’e ait ses kaydından silahların profesyonelce kullanıldığı, fakat kim tarafından saldırıldığının bilinmediği anlaşılmıştır.[47]

Esad yönetimi, rejimin kimyasal saldırı yaptığı iddiasını yalanlamış, hâkimiyeti altındaki bölgenin yanı başında kimyasal silah kullanmasının saçma olduğunu, bunun ABD-Suudi Arabistan destekli gruplar tarafından yapıldığını iddia etmiştir. Bununla birlikte Suriye, BM’den kimyasal silahlarla ilgili inceleme talep etmiştir. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde, uluslararası müdahalenin önünü açmak yönünden bir girişim olabileceği de unutulmamalıdır.[48] Guta saldırısı yapıldığında rejim tarafından çağrılmış BM heyeti ülkedeydi ve önceki kimyasal saldırı iddialarını araştırmaktaydı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, roketleri fırlatan silahların muhaliflerde bulunmadığını fakat Suriye rejiminin bu silahlara sahip olduğunu, bununla birlikte sarin gazını kullanmanın özel bir uzmanlık gerektirdiği için muhaliflerin bu konuda yeterli donanıma sahip olmadığını belirtmiştir.[49]

BM raporu, saldırının failleri ile ilgili kamuoyunu aydınlatmamıştır. Tüm şüpheler Beşşar Esad’ı göstermiş olup, ABD ve Batılı senatörlerin olayı rejim üzerine yıkmak için özel bir çaba sarfettiği görülmüştür. Her kimin elinden çıkmış olursa olsun insanlığa karşı bir suç teşkil eden bu saldırının, Suriye üzerinde kirli ittifakların bir sonucu olduğu ihtimali göz ardı edilmemelidir.[50] [51]

2014 yılının Ocak ayı sonlarında gerçekleştirilen Cenevre II görüşmelerinin hemen öncesinde, Esad’ın gözaltındaki kişilere yönelik yapmış olduğu sistematik işkence fotoğrafları yayımlandı. 55 bin fotoğraf 11 bin kişiye aitti ve akıl almaz vahşetleri içeriyordu. Fotoğraflar CNN ve Anadolu Ajansı tarafından basına ifşa edildi.

Fotoğrafları, öldürülmüş kişilerin fotoğraflarını çekmekle görevlendirilen bir askerin, sonrasında muhaliflerle irtibat kurarak fotoğrafları Katar’a ulaştırdığı iddia edildi. Fotoğraflar daha sonra İngiltere’de savaş suçları mahkemelerinde görev almış savcı ve avukatlara ulaştırılıp bir komisyon tarafından incelettirildi. Komisyon sistematik bir şekilde yapılan işkence yöntemlerini belirleyerek fotoğrafların montajsız olduğunu ve delil niteliğinde sayılacağını belirtti.

Komisyon David M. Crane(Sierra Lione Mahkemesi eski başsavcısı), Susan Black(adli antropolog), Stuart J. Hamilton(adli patolog), Stephen Cole(adli görüntüleme uzmanı), Geoffrey Nice(Uluslararası Ceza Mahkemesi eski başsavcısı ve İngiltere Kraliçesi danışmanı), Desmon de Silva(Sierra Lione Mahkemesi eski başsavcısı ve İngiltere Kraliçesi danışmanı) gibi önemli kişilerden oluştu. Fotoğrafları çeken asker can güvenliği nedeniyle ülkeden çıkarıldı ve Sezar kod adıyla ifadeler verdi.[52]

 Rapora göre, Öldürülenlerin çoğunun 20 ile 40 yaş arası erkekler olduğu, hepsinin gözaltındayken öldürüldüğü tespit edildi.

Birçoğu ip, tel ve bazıları araçlarda kullanılan “triger kayışı”na benzer cisimlerle boğularak öldürüldü. Bu cisimler cesetlerin boynundayken fotoğraflar çekildi. İdam etme yerine elle boğma yöntemleri kullanıldı.

Cesetlerin birçoğunda demir çubuklara benzer cisimlerle vurularak yapılabilecek işkence izlerine rastlandı. Bunların tümünün ellerinin bağlı olduğu anlaşıldı.

Cesetlerde açlık ve işkenceden dolayı renk değişimi, çürüme, doku bozuklukları görüldü. Cesetlerin yarıdan fazlasının aşırı derecede zayıf olduğu görüldü. Bu durum, açlığın bir işkence aracı olarak kullanıldığının delili olarak rapora kaydedildi. Açlıktan iskelet haline gelmiş cesetlerde ayrıca işkence izleri tespit edildi. Bazı cesetlerde elektrik verilmesinin ardından oluşan yaralar görüldü. Cesetlerin çoğu çıplak ya da asgari düzeyde giysili halde yerdeyken fotoğrafı çekildi.[53]

Yine Suriye hapishanelerinde yaşananlar Suriye İnsan Hakları Örgütü(Syrian Network for Human Rights) tarafından dile getirildi. İşkenceye maruz bırakılan kişilerle yapılan röportajlar neticesinde hazırlanan ve Anadolu Ajansı tarafından haberleştirilen rapora göre Suriye rejiminin hapishanelerdeki işkence dosyası kabarık:

Rapora göre işkenceler, “kesici aletlerle ve fiili değişik yollarla yapılan”, “iple bağlanarak yapılan” ve “psikolojik yöntemlerle yapılan işkenceler” olmak üzere 3 ana başlıkta inceleniyor. Tutuklular, elektrikli sandalye, ip, zımba, ağaç budama makası ile yapılan fiziki işkencelerin yanında tecavüze, tehdit ve hakarete maruz kalıyor.

SNHR’nin raporuna göre, Esad rejimine bağlı hapishanelerde tutukluların, tırnakları sökülüyor, metal cımbızla derisinin bazı bölümleri yüzülüyor, falakaya yatırılıyor, parmaklarından bazıları kesiliyor, bıçaklanıyor, vücutları kimyasal madde ya da ateşle yakılıyor, bedenlerinde sigara söndürülüyor.

Raporda, işkencenin ardından tutuklunun üzerine soğuk su dökülmesi, kaburgalarının kırılması, aç ve susuz bırakma, vücutlarına kaynamış su ya da zeytinyağı dökülmesi, ağaç budama makası ile kulağının kesilmesi, kulak ve burunların zımbalanması, vücuduna elektrik verme gibi işkence metotlarının uygulandığına da yer veriliyor.

Makas, zımba gibi aletlerle yapılan fiziki işkenceyle yetinilmeyen Esad rejimine bağlı hapishanelerde, tutuklulara tecavüz ediliyor ya da başkasına tecavüz etmeye zorlanıyorlar.

İple yapılan işkence türlerinde, tutuklu çeşitli şekillerde bağlanarak özellikle omuriliği, el ve ayak bileklerine baskı yapılması ve bu şekilde kemiklerinin acı çekmesi hedefleniyor.

Bir sandalye üzerinde ayakta duran tutuklunun ellerini arkadan, oradan da tavana yüksek bir yere bağlanıyor. Hayalet pozisyonu denilen bu yöntemde tutuklunun ayağının altındaki sandalye çekilerek, o şekilde saatlerce bekletiliyor.

Hayalet pozisyonunun bir başka çeşidi olan uçan hayalet pozisyonunda ise ellerinden bağlanan kişi aynı iple bir ayağından bağlanıyor ve ip yüksek bir yere asılıyor. Bazen 1-2 gün bu şekilde asılı kalıyor ve bu durum ellerinin şişmesine hatta iple tavana bağlı kaldığı için bir zaman sonra bileklerinin kopmasına yol açıyor.

Tekerlek yönteminde, tutuklunun elleri ve ayakları birbirine bağlanarak yuvarlak şekilde olması sağlanıyor. Bir süre böyle bekletildikten sonra tutuklu darp ediliyor.

Bir başka işkence yönteminde ise tutuklu iki parçadan oluşan tahta bir mekanizmaya bağlanıyor. Tahtanın parçaları karşıt yönlere çekilerek tutuklunun vücudu geriliyor. Bu durum özellikle omurgasında büyük acıya yol açarken diğer taraftan da sopa ile dövülüyor.

Çapraz bağ yöntemiyle yapılan işkencede tutuklunun elleri ve ayakları çapraz bağlanıyor ve o şekilde duran tutuklu sopa ve dikenli tellerle dövülüyor. Asma yönteminde ise tutuklu elleri arkadan bağlanarak bir yere asılıyor ve darp ediliyor.  Ezme adı verilen yöntemde, tutuklunun kafası, hücrenin kapısı ile duvar arasında koyuluyor ve kapı kapatılarak başı eziliyor.

İşkence yöntemleri arasında yerini alan elektrikli sandalye de bir başka yol. Bir de Alman sandalyesi adı verilen yöntem var.  Sırt dayanılan kısmı arkaya gidebilen demir sandalyeye tutuklu sıkıca bağlanıyor ve sandalyenin sırt kısmı geri yatırılarak kişinin diz ve omurgasına baskı yapılıyor.

Esad rejimi, tutuklulara fiili işkencenin yanında tehdit ve psikolojik işkenceye de maruz bırakıyor. Tecavüze uğrayan ya da işkence yapılan ve işkenceden ölen bir başkasını izlemeye zorlanan tutuklular kendilerinin de aynı akıbete uğrayacağı şeklinde tehdit ediliyor. Rejimin adamları bununla da kalmayıp, tutukluları, ailelerine zarar vermekle korkutuyor. Hücrelerde çıplak bırakılan kadın tutuklular gösterildikten sonra tutuklular, “Anneleri, eşleri, kız kardeşlerinin gözaltına alınması, onlara tecavüz ve işkence edilmesi” ile tehdit ediliyor.

Hakarete maruz kalan tutukluların dinlerine, inançlarına ve ailelerine küfür ediliyor. Dinine hakaret edilen tutuklular, Esad’ın fotoğrafına secde etmeye zorlanıyor.

Normal şartlarda hapishanelerde mahkûmların hakkı olan tuvalete çıkma, banyo yapma, bahçeye çıkma, tedavi gibi doğal haklardan mahrum bırakılıyorlar. Koğuş ya da hücrelere kapasitesinden çok fazla insan konuluyor. Raporda, Halep Hava İstihbarat birimindeki hücrelerde 15 metrekarelik alanda 45 kişinin tutulduğu ifade ediliyor. Hapishaneler, havasız yeraltı zindanlarına kapatma, kadın ve erkeklerin aynı hücrelerde tutulması gibi yasadışı uygulamalara da sahne oluyor.

Tutuklular, işkence nedeniyle ölen ya da ölmek üzere olan biriyle aynı hücreye konularak korku ve yıldırma politikası izleniyor. Rapora göre tüm bu işkence yöntemleriyle tutukluya işlemediği bir suç kabul ettirilmeye çalışılıyor.[54]

İşkencenin insanlığa karşı bir suç sayıldığı günümüzde Suriye’de bu tür şeylerin yaşanması kabul edilemez. Bununla birlikte fotoğrafların, Cenevre II görüşmelerinin hemen öncesinde yayımlanması da siyaseten dikkat çekici bulundu.

     B. SIĞINMACILARIN DURUMU VE TÜRKİYE[55]

İnsan hakları kuruluşları ve BM, iç savaş dolayısıyla 5 milyon kişinin yer değiştirdiğini, yaklaşık 2 milyon kişinin mülteci durumuna düştüğünü belirtmektedir. Türkiye’de kamplarda kalan Suriyeli sayısı 235 bin olmuş ve kamp kapasiteleri dolmuştur. Türkiye’de kamp dışındaki Suriyeli sayısını ilgili sivil toplum kuruluşları 700 bin dolaylarında belirtmiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki Suriyeli sayısı yaklaşık 1 milyona ulaşmıştır. Çoğunluğu Lübnan’a gitmekle beraber, Mısır, Irak ve Ürdün’ün de yine toplamda 1 milyon mülteciye ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. BM, yılsonunda sığınmacı sayısının 4 milyona ulaşacağını öngörmektedir.

Ülkedeki çatışmalardan kaçıp Türkiye-Suriye sınırındaki tampon bölgede yaşayan binlerce Suriyeli büyük bir gıda sorunu ile karşı karşıyadır. Sivil toplum kuruluşları, bölgede fırınlar kurarak ekmek dağıtımı yapmaktadır.

Türkiye’deki barınma merkezleri Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman, Adana, Osmaniye, Malatya ve Mardin’de yer almaktadır. Kamplar kapasitesini doldurmuştur.

Gaziantep’te yaklaşık 5 bin Suriye plakalı araç ve kendi imkânlarıyla yaşayan 100 bin’in üzerinde sığınmacı vardır. Bu ilimizi Hatay ve Şanlıurfa takip etmektedir.

 Maddi durumu iyi olanlar, hayat standartları normal bir şekilde devam ederken; geri kalanlar bodrum katlarda, yine gıda ve sağlık sorunlarıyla yaşamaktadır. Sivil toplum kuruluşları, kapasitelerinin üzerinde çalışmakta, sığınmacılara yetişememektedir. Çalıştırılmaları yasak olup hem çalışan hem çalıştıran ciddi cezalara çarptırılmaktadır. Ülkemizdeki sığınmacılar, işçi çalıştırmak isteyen kişiler tarafından ekonomik olarak istismar edilmekte, çok düşük ücretlerle ve gizlice çalıştırılmaktadır.

Valilikler ve Afad bölge müdürlüklerinin bazı bölgelerde sığınmacılara yönelik yardıma yanaşmamaları, zaman zaman şikâyet konusu olmaktadır. Devlet yardımının olmaması halinde, kısa bir zaman sonra büyük sorunlarla karşılaşılacaktır.

BM ve ülkelerin sığınmacılar için verdikleri parasal yardım çok cüz’i bir miktar olup, Türkiye giderlerin tamamına yakınını hazineden karşılamaktadır. Mülteci kamplarındaki yaşam standartları göz önünde bulundurulduğunda, ev sahipliğinin başarılı yürütüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

VIII. SAVAŞA MÜDAHİL YAPILAR[56]

     A. ÖZGÜR SURİYE ORDUSU(Ceyş-el Hur)

2011 yılı Temmuz ayında ordudan kaçan askerlerin ve bazı sivillerin bir araya gelmesiyle oluşturulan birliktir. Aralık 2012 tarihinde, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’na bağlı Ortak Askeri Komuta Konseyi isimli yapının kurulmasına kadar olan süreçte başkomutanlığını Riyad el-Esed yapmıştır. Yakın zamanda göreve Abdulilah el-Beşir getirilmiştir. Dünyanın birçok ülkesi tarafından kabul gören Suriye Ulusal Konseyi’nin askeri kanadıdır. Katar’dan lojistik ve mali destek aldığı ve mensuplarına aylık 200 dolarlık yardım yaptığı iddiaları güçlüdür. Wikileaks belgelerine göre de Türkiye, Ürdün, ABD ve Avrupa ülkelerinden destek görmektedir. 40 bin kadar askeri olduğu düşünülmektedir. Bünyesinde onlarca grup bulunmaktadır.[57]

     B. SURİYE İSLAM CEPHESİ

Cephe, selefi fakat El-Kaide görüşü dışındaki Ahrâru’ş Şam, Fecru’l İslam, Ketâibu Ensari’ş Şam, Livau’l Hak, Deyr-i Zur’daki Ceyşu’tTevhid, Cemaatu’l İslami, Musab bin Umeyr Ketibeleri, Sukûru’l İslam, Ketâibu’l İmanu’l Mukatile, Maham el Hasa Seriyyesi ve Hamza bin Abdulmuttalib Ketibeleri gibi oluşumların 2012 yılı sonunda birleşmesiyle oluştu. Cephenin amacı İslami bir devlet kurmaktır. 25 bin’in üzerinde mensubu olduğu düşünülmektedir. Cephe, sadece savaş görevini yerine getirmemekte; aynı zamanda hâkim olduğu bölgelerde bir devlet gibi hareket ederek asayiş, yardım gibi faaliyetleri yürütmektedir. Unsurları Suriyeli olup birçoğu İhvan çizgisinden veyahut Sufi gelenektendir. Dışarıdan savaşçı getirilmesine sıcak bakmamaktadır.

     C. SURİYE İSLAMİ KURTULUŞ CEPHESİ

Çizgi itibariyle Suriye İslam Cephesi ile paralellik arz etmektedir. Sukuruş Şam Tugayı, Faruk Tugayları, Faruk İslami Tugayı, İslam Tugayı, Tevhid Tugayı, Deyr ez Zor Devrim Konseyi (Furkan Tugayı, Hamza Tugayı, Ensar Tugayı), Amr bin As Tugayı (Muhammed Ordusu), Sukur el Kurdi Tugayı, Rahmanın Kulları Tugayı, Feth Tugayı, Humus el-Adiye Taburu, Muhammed bin Abdullah Taburu, Şehid Ahmed Avde Taburu, Ehli Beyt Tugayı’ndan oluşmaktadır. Suriyeli olup yine selefi, İhvan ve Sufi gelenekten gelen kişiler mensupları içerisindedir. Bu cephe de Suriye İslam Cephesi gibi hâkim olduğu alanlarda bir devlet mantığıyla hareket etmektedir.

     D. NUSRET CEPHESİ(el-Nusra)

Ülkedeki en güçlü muhalif gruplardan biridir. 2013 yılında El-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri’ye bağlılığını bildirmiş, İslami esaslara dayanan bir devlet kurmak maksadıyla hareket ettiğini belirtmiştir. Cephe içerisinde Suriyeliler olduğu gibi birçok ülkeden savaşçı, cephe safında savaşmaktadır. Bu savaşçıların bazıları Afganistan, Çeçenistan, Bosna ve Irak’ta savaşmış kişilerdir. Cephe, ABD, BM ve İngiltere tarafından terör listesine alınmıştır. 5 bin’in üzerinde mensubu olduğu sanılmaktadır. Kürt bölgesinde hâkimiyet mücadelesi sebebiyle PYD ile Nusra’nın çatıştığı dönemde, Rojava’da 500 kadar Kürt’ü öldürdüğü iddia edilmiştir. Nusra da hâkim olduğu bölgelerde devlet teşkilatı kurmakta, yardım ve asayiş faaliyetlerini organize etmektedir. Hizbullah’ın savaşa müdahil olduğunu gerekçe göstererek Lübnan’da bombalı saldırılar gerçekleştirmektedir. İslam Cepheleri ve Özgür Suriye Ordusu ile çatışmış olan Nusra, şimdi bu gruplarla müttefik halinde, Esad’a ve IŞİD’e karşı mücadele etmektedir. Mensuplarına aylık 100’er dolar yardımda bulunduğu belirtilmektedir.

     E. MÜCAHİTLER ŞURA KONSEYİ

Nusret Cephesi’nin ABD tarafından terör listesine alınmasını müteakip Nusret Cephesi, El Ensar Tugayları, El Abbas Tugayları, La İlahe İllallah Taburu, El Hamza Tugayı, El Sa’qah Tugayı, Jund el Aziz Tugayı, İzzeddin el Kassam Tugayı, Ebu el Kassam Tugayı, Davet ve Cihad Cephesi Tugayı tarafından oluşturulmuş birliktir.[58]

     F. IRAK-ŞAM İSLAM DEVLETİ(IŞİD)

Diğer muhalif gruplarla büyük problemler yaşayan IŞİD, yakın zamanda Nusra Cephesi’nden ayrılarak bağımsız hareket etmeye başladı. 5 bin’in üzerinde ve çoğunluğu dışarıdan gelen mensubuyla IŞİD, ülkenin Kuzey bölgesinde özellikle hâkimiyet göstermekte ve sınır boylarını ele geçirmeyi arzulamaktadır. Bunun sebebi de dışarıdan gelecek yardımların önünü kesmek düşüncesidir. Esad’la olan savaşına ara verip muhaliflerle çatışmaya başlamış ve gelen barış isteklerinin çoğunluğuna şiddetle karşılık vermiştir. Eymen el Zevahiri, kısa bir zaman önce grubun El-Kaide ile bir bağlantısının kalmadığını açıklamıştır. Hâkim olduğu bölgelerde mahkemeler kurarak bazı keyfi uygulamaları birçok tepki çekti ve başta İslami devlet düşüncesinde olan birçok insan, IŞİD’in uygulamalarını gördükten sonra vazgeçti. Suriye’deki eylemlerinde siviller de olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti, ele geçirdiği muhalif unsurları idam ederek kendisinden başka bir oluşumu istemediğini göstermiş oldu. IŞİD, Türkiye’nin Reyhanlı Sınır Kapısı’nda gerçekleşen patlamayı üstlendi.[59] IŞİD mensuplarının örgütten aylık 700 dolar aldığı iddia edilmektedir. İhvan çizgisinde bir yönetimin iş başına gelmemesi için Suudi Arabistan destekli olduğu iddiası güçlüdür. Türkmenlerin de IŞİD’in yoğun baskısı altında olduğu ve yalın ayak Türkiye’ye sığındığı bilinmektedir.

     G. PYD-YPG ve Rojava Meselesi

Geçmişte Suriye’nin en dindar kesimi olan Kürtler içerisinde sosyalizm kökenli bir oluşum olan Demokratik Birlik Partisi yani PYD, askeri kanadı olan YPG ile birlikte savaşın bir tarafı olmuştur.

YPG’nin 5 bin kadar silahlı kişiden oluştuğu bilinmektedir. PKK’nın Türkiye’den ayrılmasının ardından PYD saflarına katılması, bölgede PYD’yi söz sahibi yapmıştır. Buna rağmen İslami talepleri olan Kürtler, PYD’yi istememekte ve yaptırımlarla karşılaşmaktadır. Nitekim el-Parti ve Azadi Parti’nin seçim bürolarını ateşe veren YPG, kendisine karşı gösteri düzenleyen Kürtlere saldırmaktadır.[60] Bununla birlikte bölgedeki kanaat önderlerine yönelik suikastlar düzenlemiştir.[61]Bölgede silahlanan Kürdistan İslami Hareketi, PYD ile çatışmıştır. PYD, PKK’nın silah bağlantılarını kullanarak lojistik ihtiyaçlarını daha rahat karşılamaktadır.

PYD, Rojava’da 3 ayrı kantonda özerklik ilan ederek ve Resulayn bölgesini Nusra’dan alarak Türkiye ile sınır komşusu olmuştur. Bu adım üstü kapalı bir biçimde rejimin işine gelmiştir. PYD’nin bu hamlesine hem Türkiye hem de Irak Kürdistan’ı lideri Barzani karşı çıkmış ve tanımayacaklarını açıklamıştır.[62]

Başlarda ÖSO ile de çatışan PYD, son olarak meşru müdafaa durumları hariç olmak üzere silahlı tüm eylemlerini durdurduğunu açıklamıştır.[63]

Suriye’nin, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey ve Kuzeybatı bölgesi, Suriye Kürdistan’ı veyahut Rojava olarak anılmaktadır. Rojava; Afrin, Ezaz, Derike Hemo, Gire Spi, Hesiçe, Kamışlı, Kobani ve Serekani(Resulayn) gibi önemli yerleşim birimlerinden oluşmaktadır.

Suriye’de barışçıl protesto gösterileri başladığında, Kürtler de yaşadıkları bölgelerde haftada birer kez toplanarak gösterilere destek verdi, gösterilere müdahaleler başladığında ‘rejim yıkılsın’ söylemi Kürtler arasında da yankı buldu. PYD, başından beri gösterilere ve rejimin yıkılmasına dair söylemlere karşı çıktı.[64]  Bununla birlikte Suriye istihbaratı ile önceden beri bir birliktelik olduğuna dair eski Suriye istihbaratçılarının beyanları bulunmaktadır.[65]  Bu beyanlar, geçmişte PKK’nın Suriye rejimi tarafından sahiplendiği hatırlandığında kulağa çok da yabancı gelmemektedir.

Afrin ve Kobani’nin rejim tarafından PYD’ye verilmesinin ardından(PYD, savaşarak aldığına dair propaganda yaptı.) PYD, halk üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu, barışçıl gösterilerde kendi halkına saldırdı.

Olaylar başladığında, Suriye’deki 10’un üzerindeki Kürt partisi rejime karşı durmak adına bir araya geldi ve Suriye Ulusal Kürt Konseyi’ni oluşturdu. PYD, bu ittifaka katılmadı. Bu da, halkın kendilerine karşı olumsuz bir tavır almasına sebep oldu. Ulusal Kürt Konseyi’nin kuruluşundan bir yıl sonra ancak iki oluşum masaya oturdu.

Rojava çatışmaları, Ceylanpınar’ın karşı sınır bölgesindeki Serêkani (Resulayn)’da El Kaide ile bağlantılı Nusret Cephesi(El-Nusra) ve PKK bağlantılı PYD’nin silahlı güçleri arasında yaşandı ve medyada ciddi dezenformasyonlarla yer aldı.

Nusra Cephesi, selefi bir anlayışın hâkim olduğu ve El Kaide’ye yakın olduğu bilinen bir gruptur. Mensupları içerisinde diğer ülkelerden gelen birçok savaşçı vardır. PYD de, üyeleri Kürtlerden oluşan sosyalist bir partidir. Baştan beri Suriye rejimi ile işbirliği içindedir. Bugün elinde bulundurduğu bölgeleri savaşarak değil, rejimden “emanet” gibi teslim almıştır. O bölgelerin bir bölümünde (Kamışlı’da olduğu gibi) hâlâ rejimin askerileri de bulunmaktadır.

PYD, çatışma sürecinde Nusra’nın yüzlerce Kürdü katlettiği, köyleri basıp kadınlara tecavüz etme konusunda fetvalar verdiği gibi birçok haber yaydı, Türkiye’de de birçok basın kuruluşu PYD’nin bu propagandasını duyurdu.

PYD, Nusra’nın Türkiye tarafından hem siyasi hem de lojistik olarak desteklendiğini ve yaralı Nusra militanlarının Ceylanpınar’da tedavi edildiğini iddia etti. Türkiye ise Nusra Cephesi ile herhangi bir ilgisinin bulunmadığını açıkladı, PYD lideri Salih Müslim ile Milli İstihbarat Teşkilatı ve Dışişleri Bakanlığı üzerinden görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu rapor kapsamında konuyla ilgili İHD[66]  ve Kürt Ulusal Kongresi[67]  ve başka kuruluşların hazırladığı raporlar incelenmiş, çatışmaların devam ettiği süre içerisinde her iki kesimin de yanlışları tespit edilmiştir. Mesut Barzani tarafından oluşturulan ve aralarında BDP ile KCK temsilcilerinin de olduğu Kürt Ulusal Kongresi Hazırlık Komitesi, raporunda herhangi bir soykırım veyahut katliama yer vermemiştir. PYD’nin katliamlarda öldürülen kişiler olarak verdiği kişilerin çoğu, savaşan kendi militanlarıdır. Bu rapor sonucu PYD’yi memnun etmemiş ve yaydığı spekülasyonlardan ötürü tepki çekmesine sebep olmuştur.

Türkiye’de ise fırsattan istifade edilerek İslami gruplara karşın propaganda yürütülmüş ve Kürtlere yönelik katliam yapıldığına yönelik haksız bir kamuoyu oluşturulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan PYD’nin bu propagandasının Türkiye’ye ve Suriye dışındaki Kürtlere bakan yönü bir mağduriyeti duyurmaktan çok, Kürtler içindeki İslami hareketleri karalamaktır. PYD ve PKK, Nusra ve sonrasında IŞİD’in eylemlerini kullanarak Kürt halkı içinde İslam’a ve İslami harekete karşı nefret oluşturmaya çalıştı. Türk solunun da ilgi duyduğu bu propaganda ile Müslüman Kürt halkı kendi inancından koparılmak istendi.

Bu konuda Hür Dava Partisi ve tabanı da Nusra Cephesi’ne destek vermekle ve hatta bu gruba savaşçı göndermekle suçlandı, en küçük bir kanıt dahi olmadan parti ve tabanı aleyhinde günlerce propaganda yapıldı. Oysa Hüda Par’ın, ne düşünce ne de ideoloji anlamında Nusra Cephesi ile benzeşmediği unutulmuş, Suriye gibi fitne ve kargaşanın kol gezdiği bir ülkede İslami kimliğiyle öne çıkan ve sürekli birleştirici mesajlar veren siyasi bir partinin insan hakkı ihlallerine taraf olamayacağı göz ardı edilmiştir.  ‘Müddei, iddiasını ispatla mükelleftir’ gibi evrensel bir hukuk kuralı çiğnenmiş, Hüda Par’a açıkça iftira atılmış, propagandanın sahipleri müfteri konumuna düşmüştür.

PYD, 2014 yılı Ocak ayı içerisinde Cizire, Kobani ve Afrin bölgelerinde demokratik özerklik ilan etmiş, yürütme meclisi oluşturmuştur. Şubat ayı içerisinde de PYD’nin silahlı gücü olan YPG, ülkede meşru müdafaa durumları hariç olmak üzere silahlı eylemleri durdurduğunu açıklamıştır. Özerklik ilanının ardından birçok Kürt sığınmacı, Rojava’ya dönmüştür.

Mart ayı içerisinde sınır bölgelerinin tamamını ele geçirmek niyetiyle Özgür Suriye Ordusu, PYD ile IŞİD’e karşı ortak operasyonlar yapmak üzere anlaştı. Nisan ayı sonlarında PYD’nin silahlı kanadı olan YPG ile ilgili; Şam Operasyon Odası ile bir anlaşma imzaladığı iddia edildi. Şam Operasyon Odası; Nusret Cephesi, İslami Cephe ve Müslümanlar Ordusu’ndan oluşmaktadır. Anlaşma, geçici ateşkes sağlamak, Nubbul ve Zahra bölgelerini kuşatmak, esir değişimi yapmak, Nusayri ordusuna karşı birlikte hareket etmek gibi bazı maddelerden oluşuyor. İddia, gruplar tarafından reddedilmediği gibi bazı basın kuruluşları tarafından haberleştirildi. Bu, PKK/PYD ve yakın medya kuruluşlarının düne kadar iftiralarla Hüda Par’ı savaşçı göndermekle suçladığı gruplarla, aslında kendilerinin bir ittifak kurduğunu gösterdi.

PYD, kendi kantonlarında din işlerini yürütmek üzere diyanet işleri makamı oluşturmuştur. Bu makamın oluşturulmasının ardından, bölgede İslami çalışmalar yürütmek isteyen tarikat ve grupların baskı altına alındığı, bazı mürşitlerin bölgeden ayrılarak çevre ülkelere göç ettiği tanık beyanlarıyla saptanmıştır.

Rojava, kurucu meclis idaresiyle yönetilmektedir ve son günlerde millet meclisinin oluşturulacağı seçimleri konuşmaya başlamıştır.

     H. DİĞERLERİ

Suriye iç savaşına onlarca grup müdahil olmuş olup bunlardan bazıları bir düzine kişiden oluşmaktadır. Toplamda 110 bin’in üzerinde bir muhalif gücün olduğu bilinmektedir. Suriye’de irili ufaklı 100’ün üzerinde grup vardır. Bu gruplardan birçoğu rejime karşı samimi bir şekilde hürriyet mücadelesi vermektedir. Fakat bu grupların içerisinde ve bazılarının kuruluş ideolojisinde mücadeleyi baltalamak olduğu unutulmamalıdır. Bundan ötürü Suriye’de insan hakları ihlalleri sadece rejim tarafından değil, aşırı bazı gruplar tarafından da yapılmakta, özellikle gayr-ı müslimler ve azınlık mezheptekiler hedef olmaktadır. İslami anlayışla hareket ettiğini söyleyen birçok oluşum, İslami esasları yaşamadığı gibi yapmış olduğu şiddetle kişileri İslam’dan soğutmakta, dini tahrif etmekte, bölgedeki insani yardımları baltalamaktadır. Özellikle yardım kuruluşlarının yolu birçok kez bazı gruplar tarafından kesilmiş ve insani yardımlara el konulmuştur.

Ülkede rejime karşı en büyük mücadeleyi Özgür Suriye Ordusu, Suriye İslam Cephesi, Suriye İslami Kurtuluş Cephesi, Nusra Cephesi vermektedir. Gruplar zaman zaman ortak operasyon yapmaktadır. IŞİD bu gruplara yönelik saldırılar yapmaktadır. Yine PYD de silah bıraktığını açıklamazdan evvel bu gruplarla karşı cephede yer almıştır.

Önce de belirtildiği gibi Suriye halkı sufi-Sünni bir gelenekten gelmektedir. Savaşçıların birçoğu ise selefi çizgidedir. Bugün devrim başarılı olsa dahi, fikirsel olarak büyük bir uyuşmazlık ortaya çıkacaktır. Nitekim bazı gruplar, hâkim oldukları bölgelerde şimdiden ileriye dönük devlet kurma planları yapmakta ve tek bir Suriye’nin onlarca parçaya ayrılabileceği ihtimalini gözler önüne sermektedir.

Esad, asıl gücünü hava kuvvetlerinden alan 200 bin kişilik bir orduya sahiptir. Ülkeye Kuzey Kore ve Rusya’dan pilotlar geldiği tespit edilmiştir. Bu kişiler, muhalif gruplar tarafından sağ ele geçirilmektedir.

Esad’ın yanında Afgan Hazaraları’nın, İran Devrim Muhafızları’nın[68], Irak’tan Ebu’l Abbas ve Mehdi Ordusu’nun[69], Yemen’den Husiler’in[70], Lübnan’dan da Hizbullah’ın savaştığı ileri sürülmektedir. Hizbullah, türbeleri ve mukaddes mekânları korumak maksadıyla Suriye’ye girdiğini belirtmiştir, ancak sonrasında Suriye’nin bütünlüğüne karşı algılanan tehdidin bertaraf edilmesi için savaşa müdahil olmuştur. İran Devrim Muhafızları, rejime stratejik destek verdiklerini kabul etmekte, bununla birlikte kesinlikle savaşın içinde yer almadıklarını belirtmektedir.[71] Muhalif kaynaklar bugüne kadar 275 Hizbullah savaşçısının, 16 kadar İran devrim muhafızının, bunun haricinde 300 kadar da diğer Şii gruplardan kişinin rejim safında savaşırken öldüğünü duyurmuştur.

Benzer bir açıklama da Mehdi Ordusu lideri Mukteda el Sadr’dan gelmiş, savaşa dâhil olduklarını yalanlamıştır.[72] Yine Liva İskenderun’un, resmi ilişkiyi reddetse de rejim safında savaştığı iddia edilmektedir.[73]

Raporlar, bugün Suriye’de 40 bin kadar yabancının savaştığı bilgisini vermekte, bu da Suriye meselesinin çözümünün kolay olmayacağını göstermektedir.[74]

2014 yılının 12 Nisan’ında 40 muhalif dini oluşum İstanbul’da bir araya gelerek Suriye İslam Konseyi’ni oluşturdu. Konsey, 3 Haziran’da gerçekleştirilecek olan devlet başkanlığı seçimlerinde oy kullanmanın haram olduğu yönünde bir fetva vermiştir.

IX. İÇ SAVAŞI SONA ERDİRMEDE ANNAN PLANI VE CENEVRE GÖRÜŞMELERİ

     A. 6 MADDELİK ANNAN BARIŞ PLANI

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaşın uluslararası kamuoyu tarafından durdurulması girişiminin ilki Annan Planı’dır. BM eski genel sekreteri olan Annan, BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi olarak atanmış ve ateşkes sağlanabilmesi için 6 maddelik bir plan hazırlamıştır. Plan şu maddeleri içermiştir[75]:

1. Barış müzakereleri için atanan özel temsilciye onay verilmeli, gerekirse yeni bir temsilci atanmasına müsaade edilmelidir.

2. Suriye rejimi, sivillerin olduğu bölgedeki ağır silahlarını ve kuvvetlerini geri çekmeli, muhalefet de silahlarını susturmalıdır.

3. İnsani yardımların kişilere ulaştırılması için günde 2 saat silahlar susmalıdır.

4. Keyfi olarak gözaltına alınıp tutuklanan kişiler serbest bırakılmalıdır.

5. Gazetecilerin ülke içerisinde diledikleri yere gitmesine müsaade edilmelidir.

6. Barışçıl gösterilere izin verilmelidir.

Planın taraflarca kabul edilmesinin ardından 12 Nisan saat 06:00 itibariye ateşkes sağlandı. Fakat aynı gün hem Suriye rejimi, hem muhalefet karşı taraftan saldırıya uğradıklarını bildirerek ölü sayısı rapor etti. Mayıs ayı içerisinde Hula’da 109 sivilin rejim tarafından öldürülmesi ateşkesi içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Saldırı uluslararası kamuoyu tarafından kınandı. Rus yazar Marat Musin tarafından hazırlanan raporda, katledilenlerin tamamının Esad yandaşı aileler olduğu ve ateşkesi sona erdirmek isteyen gruplar tarafından rejim üzerine yıkılmak istendiği ifade edilmektedir. Yine raporda BM gözlemcilerinin tank veya bombalamaya yönelik herhangi bir kanıta ulaşamadıklarını belirtmektedir.[76]

Annan Barış Planı yaşananların ardından fiilen uygulamayı yitirmiştir. Annan, 2 Ağustos 2012 tarihinde BM-Arap Birliği Suriye Özel Temsilciliği görevinden ayrılmıştır.

     B. CENEVRE I KONFERANSI(SURİYE EYLEM GRUBU)[77]

30 Haziran 2012 tarihinde BM Genel Sekreteri, Arap Birliği Genel Sekreteri, Çin, Fransa, Rusya, İngiltere, ABD, Türkiye, Irak, Kuveyt ve Katar dışişleri bakanları, AB dışişleri ve güvenlik politikası yüksek temsilcisi, BM Suriye özel temsilcisi Kofi Annan, Cenevre’de bir araya geldi.

Suriye’de süregelen ölüm, insan hakkı ihlalleri ve yıkımları kabul edilemez bulan grup, uluslararası çözüm için buluştu. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve halkın self-determinasyon[78] hakkı tanındı.

Eylem grubu üyeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin 2042[79], 2043[80] sayılı genel olarak ateşkesin sağlanmasına yönelik kararları, Anan Barış Planı olarak adlandırılan 6 maddelik planı ve şiddeti durdurmaya yönelik diğer adımları tanıma; Suriye halkının meşru isteklerini karşılamaya yönelik siyasi bir geçiş için ilkeler üzerinde anlaşma ve Suriye özel temsilcisinin bu konudaki girişimlerini destekleme kararı almıştır.

6 maddelik barış planı ve Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarının uygulanması amacıyla Suriye hükümetinin ve silahlı muhalefetin bir an önce silahlı şiddete son vermesi, Birleşmiş Milletler Suriye Denetleme Misyonu ile işbirliği yapması kararlaştırılmıştır.

Grup, siyasi geçiş konusunda anlaşmış, geçiş hükümeti kurulmasının esaslarını belirlemiştir. Buna göre hükümet ve muhalefet temsilcilerinin katıldığı bir geçiş hükümeti kurulacak, Suriye’deki tüm kesimlerin katılacağı bir ulusal diyalog süreci başlatılacak, hukuk sistemi ele alınacak, kadınların temsil edildiği çok partili seçimler yapılacaktır.

     C. CENEVRE II KONFERANSI VE GÖRÜŞMELERİ

22 Ocak 2014 tarihinde, İsviçre’nin Montrö kentinde Cenevre II konferansı gerçekleştirildi. Bu konferans ile Suriye iç savaşının başlamasından bu yana ilk kez rejim ve muhalifler bir araya geldi. Konferansta muhalifleri, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu başkanı Ahmed el-Carba liderliğinde 29 kişilik bir heyet temsil etti. BM Suriye Özel Temsilcisi olarak Kofi Annan’ın ayrılmasının ardından yerine getirilen Cezayir asıllı Lahdar İbrahimi yer aldı.

Konferansa Umman, ABD, Çin, Japonya, Rusya, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar, Almanya, Kanada, İtalya, Danimarka, Avustralya, Mısır, Cezayir, Lübnan, İsveç, Vatikan, Lüksemburg, Hollanda, Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, İspanya, Endonezya, Fransa, Brezilya, Norveç, Hindistan, Güney Afrika, İsviçre, Yunanistan, Belçika, Meksika, Irak, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Fas, Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Ligi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği temsilcileri katıldı. İran’ın, BM tarafından konferansa davet edilmesine rağmen, Suriye savaşına fiili şekilde müdahil olduğu gerekçesiyle ABD ve Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu tarafından katılımı engellendi.

Suriye rejimi adına konuşan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim: “Suriye, bazı Arap ve yabancı devletler eliyle terör, yıkım ve öldürmelerle ortaçağa döndürülmeye çalışılıyor. Suriye halkı, terör çeteleri ve arkalarındaki devletler tarafından ölüm, işkence ve tecavüz eylemlerine maruz kalıyor. Okula giden çocuklar, okulları ve araçlarıyla hedef alınıyor. Suriye ve halkına yönelik savaş medya, politika, ekonomi gibi birçok yöntemle gerçekleştiriliyor. Ellerini Suriyelilerin kanına bulayan ve Suriye’de halka karşı teröristleri destekleyen kimi devlet yetkililerinin bu konferansta yer almaları esef vericidir.”

Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi: “Suriye krizine barışçıl bir çözüm bulunmalı. Suriye halkının isteklerine saygı gösterilmeli ve kurumlar korunmalı. Suriye istikrarı, Ortadoğu bölgesinin istikrarının temelini oluşturur. Krizin askeri yolla çözülmesi söz konusu değildir. Suriye’deki insani davalar siyasileştirilmemelidir ve militarize edilmemelidir. Suriye’de yeniden barış ve güvenliğin tesis edilmesi istenmekte, bu sebeple toprak bütünlüğünün korunması ve parçalanmasının engellenmesi gerekmektedir. Zira Suriye istikrarı bölge istikrarının temelini oluşturur. Terör, radikalizm ve korkunun yayılmasını dizginler.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov: “Suriye krizi ve ona bağlı tüm meseleler hükümet ve muhalefet arasında sağlanacak uzlaşma temelinde çözümlenmeli, dış çözümler ve dış müdahale söz konusu olmamalıdır. Amacımız Suriye halkına büyük acı ve felaket getiren, Suriye’yi yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bırakan, komşu ülkeleri tehdit eden insanlık trajedisine son vermektir. Reform reçeteleri dayatmak ve toplum mühendisliğine soyunmak, yol alınmasını engeller. Uluslararası hukukun temel ilkelerine ve devlet egemenliğine saygı göstermek, iç işlerine müdahale etmemek, sorunları barışçıl yollarla çözmek gerekmektedir. Biz, Suriye devletinin toprak bütünlüğünü korumak ve Suriye’nin tüm toplumsal kesimlerin haklarını güvence altına alan laik bir devlet olarak kalmasını istiyoruz.”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry: “Esad’ın kurulacak geçici hükümette yer alması mümkün değildir. Cenevre bildirisinin başarıya ulaşmasını, bir ismin ve bir ailenin inatla iktidara yapışması engelledi. Biz burada Suriye’de geçici bir hükümet kurulmasını isteyen ortak bir iradeyle toplandık. Bu da, Esad’ın bu geçici hükümetin bir üyesi olamayacağı anlamını taşır. Suriye’deki bu devrim, silahlı mücadele olarak başlamadı. Öğrenci eylemleriyle barışçıl bir biçimde başladı. Değişim isteyen vatandaşların meşru ve barışçıl eylemleriyle başladı. Ancak hemen şiddetle karşılık verildi. İnsanlar, silahlarla, toplarla, füzelerle öldürüldü. Son korkunç raporlar, ülkedeki sistematik işkenceleri, binlerce infazı gösteriyor.”

Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu Başkanı Ahmed el-Carba: “Bizler buraya, Cenevre I’de alınan ‘geçiş hükümeti kurulması’ kararının tatbik edilmesi için geldik. Esad’ın iktidarda kalmasını asla müzakere etmeyeceğiz. Suriye muhalefetinin silahlanmasının sorumlusu Suriye rejimidir. Radikal gruplar da rejim tarafından sahneye çıkarılmıştır. Esad, dışarıdan savaşçılar ithal ederek ülkeyi terörize etti. Bu yolla yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Bizim amacımız, herkesin haklarına inanan çok kültürlü bir devlet yaratmak.”

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Suriye’de 5.000.000 milyon terörist var. Bunlar, rejime karşı yaşamaya çalışıyor. Halka varil bombaları atılıyor, çünkü onlar terörist. Teröristlere füzeler atıyorlar, ağır bombardımana tabi tutuyorlar, kimyasal silahlarla öldürüyorlar. Biz kimlerin gerçekten terörist olduğunu biliyoruz. Rejim temsilcileri, yalanlarla insanları kandırabileceklerini düşünüyorlar. İşlenen insanlık suçlarından sonra, hala burada durabiliyorlar. Tarih, onları çok kötü şekilde cezalandıracak. Bizim öncelikli amacımız, Cenevre belgesindeki maddelerin uygulanmasıdır. İkinci olarak, Cenevre II konferansı, Suriye’ye barış getirmeyi amaçlamaktadır. Artık bir can kaybının bile yaşanmaması gerekir. Üçüncüsü, Cenevre antlaşması uygulamaya konulduktan sonra iktidar el değiştirmeli, geçici bir hükümet kurulmalıdır. Tam yürütme yetkisine sahip olacak geçici hükümet, muhalefet ve Suriye tarafının ortak rızası ile oluşturulmalıdır. Dördüncüsü, Suriye rejimi meşruiyetini kaybetmiştir. Bu sebeple, eline kan bulaşanlar Suriye yönetiminde olmamalıdır. Beşincisi, Suriye’de yaşanan ölümlere son verilmelidir. Altıncı olarak, Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü korunmalı, demokratik bir gelecek planlanmalı, insan haklarına saygılı olunmalıdır.” şeklinde konuştu.

Konferansın ardından 24 Ocak’ta Suriyeli taraflar, BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi İbrahimi başkanlığında müzakerelere başladı. Taraflar ilk kez aynı masada oturdu. Toplantının amacı, Cenevre I görüşmelerinde alınan kararların uygulama alanı bulmasını sağlamak, geçiş hükümeti için tarafların arasını bulmaktı.

Büyük umutlarla bir araya gelen taraflar, 2 tur boyunca görüşmeler yapmış, bir çözüme ulaşamamış ve Cenevre II görüşmeleri hayal kırıklığı yaratmıştır. Bununla birlikte 7 Şubat 2014’de Humus kentinde ateşkes sağlanarak insanların tahliyesine ve insani yardımların ulaştırılmasına olanak sağlandı. Ateşkes, yeni bir umut doğurmuş olmasına rağmen küçük saldırılarla baltalandı. Bu saldırılarda taraflar yine birbirini suçladı.

     D. REJİMİN GEÇİŞ PLANI[81]

Esad’ın Suriye’deki krizin çözümü için siyasi programın hayata geçirilmesinde uygulama adımları ve mekanizmaları belirlemede hükümeti görevlendirmesi üzerine Bakanlar Konseyi 08-09/01/2013 tarihli nitelikli oturumları sonucunda aşağıdaki noktaları ilan ediyor.

1) Suriye’deki krizin çözümü için öne sürülen ve ulusal diyalog konferansında kararlaştırılacak ulusal misakın halk tarafından onaylanmasına dek Suriye hükümetinin üstüne düşen görevleri açıklayan siyasi program (bildirinin ekinde sunulmuştur) hükümet tarafından kabul edilmiş ve onaylanmıştır. Ulusal misak; çok partili siyasi sistemin yanı sıra Suriye’nin egemenlik bağımsızlığına ilaveten birliği, toprak ve halk bütünlüğü-selametine ilişkin temel ilkeleri garantileyecektir. Dış müdahalelerin yanı sıra terör ve şiddetin tüm şekillerini reddedecektir.

2) Ekte sunulan siyasi programın hayata geçirilmesinde hükümete düşen görevleri uygulamak için başbakanın başkanlığında aşağıdaki bakanlardan oluşan bir çalışma ekibinin teşkil edilmesi: Ekonomi işlerinden sorumlu başbakan yardımcısı, ulaştırma bakanı, enformasyon bakanı, sanayi bakanı, adalet bakanı, ulusal uzlaşma işlerinden sorumlu devlet bakanı, ulusal afet ve yardım örgütleri işlerinden sorumlu devlet bakanı, halk meclisi işlerinden sorumlu devlet bakanı.

3) Silahlı gruplarla ilişkileri olan bölgesel ve uluslararası devlet ve tarafları silahlı gruplara finans, silahlandırma ve barındırmaya son vermeye çağırmak. Vatanın birliği, egemenliği, bağımsızlığı, toprak ve halk bütünlüğünü korumanın yanında kanların akıtılmasına son vermek ve olaylar nedeniyle asıl ikamet yerlerini terk eden Suriyelilerin geri dönüşlerini kolaylaştırma amacıyla silahlı grupları her türlü şiddete derhal son vermeye davet etmek. Silahlı gruplar ve onları destekleyenlerin şiddete son vermelerinin yanında askeri tedarik eylemlerinin kesilmesi ardından Suriye Arap Cumhuriyeti topraklarının tümünde askeri operasyonlara derhal son vermek. Bu aşamada ordu ve silahlı kuvvetler; kendini savunmakla birlikte vatandaşları, kamu ve özel mülkleri savunma hakkını saklı tutacaktır.

4) Tüm devletleri, örgüt, organizasyon ve heyetleriyle uluslararası toplumu Suriye’deki krizin çözümü için öne koyulan siyasi programı desteklemeye, terörle mücadeleye çalışmaya davet etmek. Aynı zamanda terör gruplarına silah teminin yanı sıra bu grupları maddi, siyasi ve medyatik olarak desteğe son vermek dâhil BM misakı ve ilgili kararlarını uygulamaya çağırmak.

5) Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığını bu girişimin açıklanması ve desteklenmesi için bölgesel ve uluslararası temaslarda bulunmakla görevlendirme. Ayrıca özellikle sınırların kontrolü dâhil olmak üzere yukarıda söz edilenlerin hayata geçirilmesi mekanizmasına ilişkin görüş alışverişinde bulunmakla teklif etme. Öyle ki girişim; BM misakına ilaveten uluslararası kanunların ilke ve hedefleriyle birlikte 30-06-2012 tarihli Cenevre Deklarasyonuna dayanmaktadır.

6) ilgili resmi komiteleri olaylar nedeniyle meydana gelen etkileri ortadan kaldırmak için gerekli acil planların uygulanmasını hızlandıracak yoğun toplantılar düzenlemekle görevlendirme. Bu bağlamda söz konusu komiteleri teröristlerin altyapıyı sabotaj eylemleri sonucunda meydana gelen sorunları ortadan kaldırma, enerji, su ve diğer sektörlerde meydana gelen altyapı şebekelerini onarma, vatandaşların tüketim maddelerini temin etme, bu ürünleri tekelleştirmeyi sınırlandırma ve ekonomik durumları kontrol altına alma çabalarında bulunmakla görevlendirmek. Bunlara ilaveten olaylar nedeniyle zarar görenlerin taleplerini karara bağlama ve tazminat ödemenin yanında olaylar nedeniyle yurtiçine ve yurtdışına göç edenlerin sorunlarını çözme amaçlı oturumlar düzenlemekle görevlendirmek.

7) Yardım Yüksek Komisyonunu sivil toplum kurumları ve örgütlerine ilaveten Suriye’nin içinde ve dışında görev yapan ilgili uluslararası örgütlerle işbirliği içinde insani yardımlar takdim etme ve bu yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını kolaylaştırmakla görevlendirme.

8) Ulusal Uzlaşma İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığını bazı illerde başlatılan ulusalcı girişimleri destekleme ve bu gibi girişimleri diğer illere yaygınlaştırmakla görevlendirme.

9) Mahkemeye sevk işlemleri ve olaylarla ilgisi olan davaları karara bağlamakla birlikte suçları tespit edilmeyenlerin serbest bırakılmalarını hızlandırmanın yanı sıra silahlarını güvenlik kurumlarına teslim edenlerin kanuni durumlarını çözmede Adalet Bakanlığını ilgili kurumlarla koordinasyonda bulunmakla görevlendirme.

10) Yurtiçinde ve yurtdışındaki ulusalcı muhalefetin yanı sıra tüm siyasi partiler, liderler ve akımlara ilaveten Suriye toplumunun tüm diğer bileşenlerini resmi ekiplerle birlikte ulusal diyalog konferansını düzenleme hazırlıkları amacıyla açık diyaloglara girmeye çağırma. Öyle ki bu bağlamda yurtdışında bulunanlara her hangi bir sorguya maruz kalmadan Suriye’ye girme, ikamet etme ve istedikleri zaman ayrılmaları için gerekli garanti sağlanmış olacaktır.

11) Devletin anayasal ve yargı sistemine ilaveten siyasi ve ekonomik sisteminin parametrelerini belirleyecek ulusal misakın hazırlanmasını hedefleyen ulusal diyalog konferansının gerçekleştirilmesi için gerekli tüm ortamları hazırlamak.

12) Düzenlenecek referandum ile halkın ulusal misakı kabul etmesi ardından mevcut hükümetin görevi sona ermiş olacak ve anayasa hükümleri doğrultusunda geniş uygulama inisiyatiflerine sahip genişletilmiş bir hükümet kurulacaktır. Suriye toplumunun tüm bileşenlerinin temsil edileceği bu genişletilmiş hükümet; ulusal diyalog konferansında üstüne anlaşılan noktalar doğrultusunda yeni bir anayasa taslağı hazırlayacak kurucu cemiyet teşkil etmekle görevlendirilecektir. Ardından bu anayasa taslağının kararlaştırılması için halkın oylamasına sunulacaktır. Hükümet ardından konferansta üstüne anlaşılan kanunların yeni anayasa doğrultusunda tamamlanmaları için çalışmalarda bulunacaktır. Hükümet aynı zamanda yeni seçim kanunları doğrultusunda yeni bir parlamento seçimleri düzenleyecek ve yeni parlamentonun seçilmesi ardından yeni bir hükümet kurulacaktır. Daha sonra ulusal uzlaşma konferansı düzenlenecek ve olaylar nedeniyle işlenen suçlara genel af ilan edilecektir. İlan edilecek genel afta sivil haklar sahiplerine korunacaktır.

Tüm bileşenleriyle muazzam Suriye halkının hükümeti bu siyasi programın desteklenmesine çağrı yaparken, vatanın kurtarılması, olanaklarının korunması ve onu hedef alan tehlikelerin uzaklaştırılması amacıyla hayata geçirilmesine ciddi katkıların sağlanmasına davet etmektedir.

 Krizin Çözümü İçin Siyasi Program

Suriye Arap Cumhuriyeti tarafından ülkedeki krizin çözümü için öne koyulan siyasi program; devletlerin bağımsızlık ve egemenliklerinin yanında toprak bütünlüğü ve selametinin korunması gereğini belirten, devletlerin içişlerine müdahale edilmemesini öngören uluslararası kanunlarla birlikte BM misakının ilke ve hedeflerine ilaveten, BM’nin ilgili kararlarından hareket etmektedir. Bu program; Suriyeliler arasında Suriye’nin liderliğinde diyalog gereği inancına ek olarak, çok partili siyasi sistem temelinde demokratik Suriye’nin siyasi geleceğini resmetme amacıyla birlikte her türlü şiddetin son bulmasına dayalı güvenli ve istikrarlı bir ortam yaratma hedefi taşımaktadır. Söz konusu siyasi program aşağıdaki şekilde olacaktır:

Bir: Hazırlık Süreci

1. Bölgesel ve uluslararası tüm taraf ve devletler silahlı cemaatlere finans, silah ve barınak desteğine son vermeye bağlı kalacak.

2. Tüm silahlı cemaatler her türlü şiddete derhal son vermeye bağlı kalacak.

3. Ordu ve silahlı kuvvetler kendini, vatandaşları, kamu ve özel mülkleri savunma haricinde tüm askeri operasyonları sonlandırmaya bağlı kalacak.

4. Tarafların şiddete son vermelerinden emin olmakla birlikte sınırların kontrolü için mekanizmalar üretme.

5. İnsani yardımların sahiplerine ulaştırılmasını kolaylaştırmak.

6. Altyapı onarım çalışmalarının başlatılması ve olaylardan zarar görenlere tazminatların ödenmesi.

7. Olaylar nedeniyle göç eden Suriyelilere gerekli garantilerin sunulması ve sınır kapıları aracılığı ile geri dönüşlerini kolaylaştırmak.

8. Suriyeli tüm muhalif güçlere ulusal diyalog konferansına katılmaları amacıyla her hangi bir sorguya maruz kalmaksızın ülkeye girmeleri, ikamet etme ve ülkeden ayrılmaları için gerekli garantiyi sağlamak.

9. Olaylar nedeniyle tutuklananların mahkemeye sevkleri, davaların karara bağlanması, suçları tespit edilmeyenlerin serbest bırakılmaları ve silahlarını ilgili kurumlara teslim edenlere ilişkin kanunu işlemleri çözme icraatlarını hızlandırmada Adalet Bakanlığını ilgili kurumlarla koordinasyonda bulunmakla görevlendirmek.

10. Hükümetin tüm ulusalcı muhalefet, partiler ve siyasi güçlerin yanı sıra sosyal, dini ve ekonomik faaliyetler dâhil tüm sivil toplum kuruluş ve örgütleriyle kapsamlı ulusal diyalog konferansına hazırlık amaçlı açık diyalog oturumları başlatmak için yoğun temaslarda bulunması.

 İki: Geçiş Süreci

 Hazırlık sürecinin tamamlanması ardından başlayacak olan bu süreç aşağıdaki noktalardan oluşmaktadır.

1. Hükümet; aşağıdaki noktalara dayalı ulusal bir misakın hazırlanması amacıyla kapsamlı bir ulusal diyalog konferansına çağrı yapacak.

    A. Suriye’nin egemenliği ve bağımsızlığının yanında toprak ve halk bütünlüğü-selametine bağlı kalma,

   B. Suriye’nin içişlerine her türlü yabancı müdahaleyi reddetme,

   C. Her türlü şiddet ve terörü reddetme,

  D. Çok partili sistem ve kanun üstünlüğü temellerinde demokratik Suriye’nin geleceğini resmetmekle, anayasal ve yargı sistemine ilaveten ekonomik ve politik parametrelerde anlaşma. Devletin sivilliğine tutunma, din, ırk ve beşeri tür dikkate alınmaksızın tüm vatandaşlar arasında eşitliğin vurgulanması, düşünce ve ifade özgürlüğüne ilaveten insan haklarına saygı gösterme. Yolsuzlukla mücadele ve idareyi geliştirme. Seçimler, siyasi partiler, yerel idareler ve enformasyon için yeni kanunlar üzerine anlaşma. Konferansta üstüne anlaşılan noktalara bağlı kalma.

2. Kararlanması için konferansta kabul edilecek ulusal misakın halkın oylamasına sunulması,

3. Anayasa hükümleri kapsamında geniş uygulama inisiyatiflerine sahip olmasının yanında Suriye toplumunun tüm bileşenlerini temsil edecek genişletilmiş bir hükümetin teşkil edilmesi. Söz konusu hükümetin; yenilenmiş Suriye’nin anayasal ve yargı sistemine ek olarak siyasi ve ekonomik parametreleri çerçevesinde ulusal diyalog konferansında üstüne anlaşılan noktalar doğrultusunda yeni bir anayasa taslağı hazırlayacak kurucu cemiyeti teşkil etmekle görevlendirilmesi,

4. Kurucu cemiyetin çalışmalarını tamamlaması ardından hazırladığı anayasa taslağının kararlaştırılması için halkın oylamasına sunulması,

5. Anayasanın kararlaştırılması ardından genişletilmiş hükümet; bu yeni anayasaya uygun olarak yayınlanmaları için diyalog konferansında üstüne anlaşılan kanunları üstlenecek,

6. Anayasa hükümlerine dayalı olarak yeni seçim kanunlarına uygun olarak yeni bir parlamento seçimlerinin yapılması.

Üç: Üçüncü Süreç

1. Yeni anayasa doğrultusunda yeni bir hükümetin teşkil edilmesi,

2. Suriyeli vatandaşın ayrıcalığı sayılan ulusal ve ahlaki değerlerden hareketle Suriyeli tüm vatandaşlar arasında yeniden birlik beraberliği sağlama hedefiyle ulusal uzlaşma konferansının düzenlenmesi,

3. Olaylar sırasında işlenen suçlar için genel af ilan etme ve bu olaylar nedeniyle tutuklananların serbest bırakılmaları ve kimsenin kovuşturulmamasıyla birlikte sivil hakların sahipleri için korunması,

4. Altyapıyı onarmakla birlikte yeniden yapılandırma çalışmalarının yanı sıra olaylar nedeniyle zarar gören vatandaşların tazminatlarını ödemeyi hızlandırma ve tamamlama.

 

X. SÜPER GÜÇLERİN SURİYE POLİTİKASI İLE İLGİLİ YORUM

     A. ABD-SURİYE

1979 yılından bu yana Amerika’nın ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinde olan Suriye, Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından Amerika’yla yakınlaşmaya başlasa da, çeşitli ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. İsrail ile su ve güvenlik sorunu yaşayan Suriye yönetimi; İsrail-Filistin arasında barışı hedefleyen ve 1993 yılında sona eren Oslo[82]görüşmelerine karşı olmuş ancak ABD ile yakınlaşmayı sürdürmüştür. Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümünün ardından iktidara gelen oğul Beşşar Esad da, babasının Washington politikasını sürdürmüştür. Ancak İsrail’deki şiddet yanlıları lehine sonuçlanan yönetim değişimi; Suriye’nin, Amerika’nın terör listesinde olan Hizbullah’a desteği; Lübnan’daki askeri varlığı ve Amerikan’ın Irak işgali sırasında Suriye’nin Saddam yanlılarına sempatisi iki ülkenin ilişkilerini tekrar gerginleştirmiş, Suriye de Rusya ile yakınlaşma yoluna gitmiştir. Elbette Beşşar Esad döneminde Suriye ve Batı kanadının ilişkilerinin dönüm noktası Refik Hariri suikastıdır. 14 Şubat 2005’te Beyrut’ta öldürülen eski Lübnan Başbakanı suikastından Suriye sorumlu tutulmuş ve birçok Avrupa ülkesi, Suriye ile diplomatik ilişkileri kesmiştir. Oğul Bush döneminde İsrail’in Filistin’deki şiddet politikaları sebebiyle gergin geçmiş, Obama döneminde ise Washington’un Ortadoğu’ya dönük ‘ılımlı’ politikaları Arap Baharı adı verilen yönetim değişiklikleriyle neticelenmiştir.

Tunus’ta patlak verip Mısır’a, Libya’ya sıçrayan bahar, Ocak 2011’de Suriye’ye de geldi. ABD’nin bölgedeki toplumsal patlamalar öncesinde servis ettiği Wikileaks belgelerinin süreçteki rolü inkâr edilemez. Bu belgelerin Suriye ayağı:

·         ABD’li senatör Codel Cardin’in Beşşar Esad’ı ziyareti(ABD’de, bölge ülkeleriyle çalışmak isteyen yeni bir başkan var.)

·         Beşşar Esad’ın, ABD ve Suriye’nin bölge vizyonunun büyük ölçüde paralel olduğuna dair sözleri.

·         Beşşar Esad’ın, terörizmle mücadele konusunda ABD ile ortak çıkar alanına dair açıklaması; yine Suriye’nin 2002 yılında ABD’ye verdiği bir istihbaratla Amerikalıların hayatlarını kurtarmaları ve bununla ilgili aldıkları teşekkür mektubu.

·         Suriye’nin kitle imha silahları geliştirme çabalarından ABD’nin duyduğu kaygı.

Amerika’nın, sözde demokrat başkanı Obama ile izlediği Ortadoğu politikası, sıcak savaş yaşanmaksızın siyaseti ele geçirme üzerineydi. Suriye’de iç savaşın patlak vermesinin hemen ardından dâhil olan ABD, anında harekete geçerek muhaliflerle diyaloga başladı. Aslında daha öncesinde, Amerika kongre raporlarına göre 2004-2008 yılları arasında Amerika, Suriye muhalefetine 200 milyon dolarlık yardımda bulundu.

İç savaş esnasında ılımlı olarak nitelendirdiği muhalefetin dünya kamuoyuna tanıtılmasında ciddi rol üstlenen Amerika, destek için Suriye’nin Dostları toplantılarını gerçekleştirip, muhalefetin rejime karşı savaşması için silah yardımında bulundu. Öte yandan ABD, bölgede etkin olmaya başlayan radikal gruplardan çekindi, zira bazı alanlarda bu grupların petrol satışı yaptıklarına dair haberler yayıldı. Suriye’nin bundan sonraki yönetimini, radikal grupların devralması halinde en az İran kadar tehlikeli olacağı intibaı uyandı. Bunun için Suriye’nin ılımlı muhaliflerine, radikal gruplarla savaşmaları için telkinde bulunuldu. Maliki yönetimi de Irak’ta eş zamanlı olarak bu grupların Irak ayaklarına operasyon başlattı. Böylece Suriye’de kontrolün sağlanması amaçlanıyordu. Ilımlı muhalefet ABD ile iş birliği yapacaktı.

     B. TÜRKİYE-SURİYE

Hafız Esad, kontrolü altındaki Kürt nüfusunun olası bir isyan hareketini engelleyebilmek için PKK’ya ciddi ölçüde destek verdi. Suriye Kürtlerinin İslam’dan uzaklaştırılmasında ve Müslüman Kardeşler’in etki alanı dışında tutulmasında PKK’yı kullandı. Silah, teçhizat yardımlarında bulundu. Lübnan’da PKK’yı barındırdı, militanların kamp kurup eğitim almalarına olanak sağladı. PKK lideri Abdullah Öcalan 1999’da yakalanana kadar, vaktinin önemli bir kısmını Şam’da geçirdi.

1980’li yılların sonlarından bu yana Türkiye ile Suriye arasında su sorunu hep gündemde olmuştur. Türkiye, GAP projesi kapsamında, Dicle-Fırat nehirleri üzerinde barajlar kurmaya başlamış, Suriye ise bu sebeple kendilerine yeterince su gitmediğini öne sürmüştür. 20 Ekim 1998 yılında imzalanan Arap Protokolü’nden sonra ilişkiler iyileşme sürecine girmiştir.

2000 yılında, Ahmet Necdet Sezer’in Hafız Esad’ın cenaze törenine katılması, PKK sebebiyle gerilim yaşayan iki ülkeyi yakınlaştırmış, özellikle 2003’ten sonra bölgede yeni müttefik arayışına giren Beşşar Esad, Türkiye ile ilişkileri geliştirmiştir. 2004’te Esad’ın Türkiye’ye ziyareti, 2005’te ise Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye’ye gitmesi iç savaşa kadar sürecek bir dostluğun işareti oldu. 2007’de Türkiye ve Suriye arasında serbest ticaret bölgesi anlaşması ile iş birliği mutabakat zaptı(Siyaset, güvenlik, enerji, su…) imzalandı. Arap Doğalgaz Boru Hattı Projesi ise bölgeyi kalkındıracak çok önemli bir adım oldu. 13 Ekim 2009’da, iki ülkenin bakanları Adana ve Hatay’da Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi 1. Bakanlar Kurulu toplantısını gerçekleştirdi. Dışişleri bakanları, Kilis’e bağlı Öncüpınar Sınır Kapısına giderek aradaki bariyerleri kaldırdı.

Suriye’de Arap Baharı’nın etkisiyle düzenlenen gösteriler, Türkiye’yi kaygılandırmış ve Ahmet Davutoğlu birçok kez Suriye’ye giderek Beşşar Esad’ı reformlar gerçekleştirmesi için uyarmıştı. Ancak Esad, zamana ihtiyacı olduğunu,  zira yıllardan beri demokrasiyle yönetilen Türkiye’de dahi henüz demokrasinin tam olarak yerleşmediğini ifade etmişti. Ve 31 Mayıs 2011’de Suriye muhalefeti, Antalya’da bir toplantı gerçekleştirdi. Sonrasında Özgür Subaylar Tugayı kuruldu. Özgür Suriye Ordusu da, Türkiye içerisinde kuruldu. Ve yine Türkiye’de, Suriye’deki çatışmalar başlar başlamaz mülteciler için kamplar inşa edilmeye başladı. Nisan ayından itibaren Türkiye’nin Esad’a olan söylemleri, oldukça sertleşti. Muhaliflerin İstanbul’da teşkilatlanmalarına destek olundu. Suriye Ulusal Konseyi, 2 Ekim 2011’de İstanbul’da kuruldu.

22 Haziran 2012’de bir Türk uçağı Suriyeliler tarafından Lazkiye yakınlarında düşürüldü. Suriye, uçağın kendi hava sahalarına girdiğini ve uyarılara rağmen çıkmadığı için vurulduğunu söylüyordu. Enkaz, iki ülkenin iş birliğiyle çıkarıldı. Türkiye’nin açıklamaları ise uçağın bir keşif uçağı olduğu, Suriye sınırında düşürülmediğiydi. Türkiye’nin tepkisi sert oldu, karşılık verileceği yönünde birçok açıklama yapıldı, hatta NATO yardıma çağrıldı. Esad, Türkiye’ye soruşturmayı birlikte yapmalarını teklif edildiğini, ancak Türk tarafının bunu kabul etmediğini dahi söyledi. Ve Türkiye bu olaydan sonra angajman kurallarını tek taraflı olarak değiştirdi. Buna göre Türk sınırına 5 kilometre yaklaşan Suriye uçakları düşman olarak algılanacaktı. Nitekim 16 Eylül 2013’te, Türk Hava Sahası’na giren bir Suriye helikopteri, Türk jetleri tarafından vuruldu.

11 Şubat 2013’te,Cilvegözü sınır kapısında 18 kişinin ölümüne sebep olan bir bombalı araç patlaması yaşandı. Elbette ilk izlenim Beşşar Esad yaptırdı şeklindeydi. Ancak araç Suriye tarafından gelmişti, Bab El-Hava kapısından geçmişti, oradaki kontrol de Özgür Suriye Ordusu’ndaydı.

11 Mayıs 2013’te ise Reyhanlı’da iki patlama gerçekleşti ve 53 kişi öldü. Saldırıdan Esad ile ilişkili THKP-C Acilciler örgütü sorumlu tutuldu. Mobese kameraları o gün tesadüfen(!) bozuktu. Basına çeşitli belgeler sızdırıldı. Buna göre patlama öncesinde jandarma tarafından MİT’e ve emniyete çeşitli belgeler gönderilmiş fakat önlem alınmamıştı. 2013 yılı sonlarında Reyhanlı patlamasını IŞİD’in üstlendiğine dair haberler çıktı.

     C. RUSYA-SURİYE

1 Nisan 1950’de imzalanan saldırmazlık paktı ile başlayan ilişkiler,  1980’de Suriye ile Rusya arasında imzalanan dostluk iş birliği antlaşmasıyla daha da gelişmiş ancak Gorbaçov’un iktidarı döneminde Rusya’nın daha batıcı bir politika izlemesi sebebiyle ilişkiler bozulmuştur. 1996 yılına kadar olan süreçte durgunlaşan ilişkiler, Yeltsin’in iktidarı döneminde, Rusya’nın Sovyetler’den kalan borcunu Suriye’den geri istemesi üzerine tekrar bozulma sürecine girmiştir.

Rusya ve Suriye arasında, 1999’dan 2005’e kadar ilişkileri askıya alma evresi yaşandı. Suriye, Moskova için iyi bir pazardı. Ciddi bir silah alım potansiyeli vardı. Anti-siyonist ve anti-emperyalist tavrı sebebiyle İsrail’in bölgedeki yayılmacılığına engel oluyordu ve stratejik olarak çok önemli bir alandaydı. 2005’ten sonra iki ülke arasındaki ilişkiler düzeldi, silah ve enerji alanında birçok antlaşma imzalandı. Suriye’nin, Rusya’ya olan borcundan ise 10 milyar dolar silindi. 2008 Gürcistan savaşı esnasında Suriye, Rusya’ya alan yarattı. Şimdi, bölgede Rusya filosunun Akdeniz’deki varlığı açısından son derece önemli olan Tarsus Üssü bulunmaktadır.

Çin ve Japonya’nın özellikle Pasifik’te kurduğu etkinlik, Avrupa’nın Balkanlardaki hâkimiyeti, iki süper güç ABD ve Rusya’yı Ortadoğu’yu paylaşma noktasında karşı karşıya getirmektedir. Suriye de bu mücadele alanlarından birini teşkil etmektedir. İç savaştan bu yana Esad yönetimine koşulsuz destek veren Rusya, Suriye’yi kaybetmesi halinde Ortadoğu’daki etki alanının, Akdeniz’deki varlığının ve büyük pazarının yok olacağının farkındadır.

Avrupa ve ABD cephesinin, Suriye’ye askeri bir müdahale gerçekleştirmesi halinde karşılık vereceklerini açık bir şekilde ifade ederek Batı’yı müdahaleden vazgeçiren Rusya, bölgede ciddi bir kimyasal güce sahiptir. Aynı zamanda, İran’ın aşaması tahmin dahi edilemeyen nükleer çalışmaları söz konusudur. Bu güçlerin birleşmesi halinde Batı’nın zor durumda kalacağı aşikârdır.

     D. İRAN-SURİYE

İran ve Suriye, 1979 İran İslam Devrimi’nin akabinde anti-emperyalist ve anti-siyonist düşünce etrafında birleşti. Filistin davasında ortak tavır sergilenerek, İsrail’e karşı mücadele eden gruplara silah ve para yardımı yapıldı. Filistin’in en büyük direniş örgütü Hamas’ın siyasi bürosu, iç savaşa kadar Suriye’de bulunuyordu.

Lübnan’da adeta İran’ı temsil eden Hizbullah’ın kuruluş aşamasında üyelerin Suriye topraklarında eğitimine izin verildi. Böylece Lübnan’daki kontrol, Suriye’nin de desteğiyle İran’a geçti. Özellikle İran İslam Devrimi’nden sonra dünya ülkelerince İran’a uygulanan yaptırımlar sırasında en büyük destek Suriye’den geldi. 2006 Lübnan-İsrail savaşında da Suriye tarafından Hizbullah’a ciddi yardımlar gerçekleştirildi. Bugün Hizbullah ve İran’ın Suriye iç savaşındaki rolüne bakıldığında, sadece zor günlerindeki desteğin diyeti değil, stratejik tavırlar olduğu görülmektedir. Zira Suriye’nin tabiriyle ülkenin ılımlı muhaliflerin eline geçmesinin ardından İsrail destekli bir Hizbullah operasyonu başlatılacaktır. Bu yüzden Hizbullah ve İran, Suriye’deki savaşı kendi ölüm kalım mücadeleleri olarak görmektedir.

Hizbullah’ın Kusayr’da savaşa dâhil olması, bu bölgenin kendi topraklarına oldukça yakın olmasıdır. Beyrut’ta, Hizbullah’ın kalesinde gerçekleşen patlamaların da Suriye olaylarının yansıması olduğu yapılan itiraflarda görüldü. IŞİD ve Nusra Cephesi de yeni hedefin Hizbullah olduğunu defalarca söyledi. Müthiş bir füze gücüne sahip olan Hizbullah, İsrail ile sınırı olan bir noktada yer almaktadır ve onu mağlup edebilmiş tek yapıdır. İsrail veya Batılı devletlerin direkt İran’a müdahalesi halinde Hizbullah’ın füze gücü İsrail’i anında vurabilir. Ancak Suriye’deki İran yanlısı yönetim devrilirse ve Hizbullah da yok edilirse, İran yalnızlaşır ve olası müdahalede tek başına kalır. İsrail’in İran’a yapılacak bir müdahalede Azerbaycan, Ürdün, Arabistan hava sahalarını kullanması mümkündür. İran’ın da füze ile karşılık vermesi durumunda erken uyarı sistemleri bu füzeleri İsrail’e ulaşmadan görüp imha edecektir. Türkiye’de de var olan Amerikan radarları, herhangi bir füzenin atılması durumunda çok kısa bir süre içerisinde İsrail’i uyarmaktadır. İran ve Hizbullah’ın Suriye politikasının temelini ‘yok edilme ihtimali’ oluşturmaktadır. Nitekim henüz olayların başlangıcında Suriye’nin bir kısım muhalefetinin açıklamalarına bakıldığında, sıranın İran’a da geleceği açık açık belirtilmektedir.[83]

Bu durum İran’ı Esad’ı sınırsız bir destek vermeye itmiştir. İran’ın tavrı siyasidir. Ancak İran’ın öldürülen ve hatta aralarında Hıristiyanların da bulunduğu Esad askerlerini ‘İslam şehidi’ diye nitelendirmesi garip bir yaklaşımdır.

     E. AVRUPA-SURİYE

Rusya’nın bir dönem Suriye ile ilişkilerinin durgunlaşması ve akabinde tekrar canlanmasında en önemli etkenlerden bir tanesi, Almanların Suriye’yi pazar alanı olarak görüp hâkim olmaya çalışmasıdır.

Suriye’deki ABD destekli yapı yönetime geldiği takdirde; Avrupa, Suriye üzerinde etkin olamayacaktır. Oysa Avrupa, Amerika’nın İsrail ve Körfez ülkelerini kullanarak oluşturduğu nüfuz alanından rahatsız olmaktadır. İşin daha çok ekonomik boyutuyla ilgilenmektedir.

Rusya’nın denetiminden çıkmış bir Suriye, Ortadoğu enerji kaynaklarını Batı’nın hâkimiyetine verecektir. Bu da Rusya’nın, Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisi olma unvanını elinden alacaktır. Henüz iç savaş çıkmadan, bunun için girişimlerde bulunuldu. Nabucco Projesi, Hazar Denizi’ndeki Azerbaycan doğalgazını Avusturya üzerinden Avrupa pazarına taşımayı öngörüyordu. Bu, gündeme geldiğinde Türkiye ile Azerbaycan ilişkileri hızla iyileşmeye başladı.

Güney Kafkasya Boru Hattı Projesi de Rus bölgelerini bypass etmeye yönelikti. Katar doğalgazını, Suudi Arabistan ve Suriye üzerinden Türkiye’ye taşımak da planlar dâhilindeydi. Suriye, bu projeleri reddetti. 2009 yılında alternatif bir proje olan Irak üzerinden İran ve Lübnan’ı birbirine bağlayacak bir boru hattı projesine destek verdi. Bu yönden bakıldığında Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin Suriye’deki iç savaşa neden bu denli dâhil oldukları anlaşılmaktadır. Katar ve Suudi Arabistan yönetimleri arasında ABD’nin en iyi taşeronu olma yarışı, Suud-İsrail arasında güvenlik ittifakı, Suriye-Hamas-Lübnan-İran ittifakını yıkma arzusudur.

Katar, Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetimini, Türkiye ve Hamas ile Suriye’deki vaziyeti kullanarak yakınlaşma yolunu seçerken, Suudi Arabistan Suriye’de savaşan grupların gönüllü finansörü oldu. Arap Baharı’nın hemen öncesinde İran, Körfez’de etkin olmaya başlamış ve Şii Hilali projesine yaklaşmıştı. Bu, Suud’un etki alanını daraltacak, hatta sonunu getirecekti.

Fransa’nın Suriye ile ilişkisi biraz daha farklıdır. 1914’te başlayan Birinci Dünya harbi henüz devam ederken İngiltere ve Fransa arasında gizli olarak Skyes-Picot anlaşması imzalandı. Buna göre Fransızların Suriye kıyılarında kendilerine bağlı idareler oluşturmaları mümkün olacaktı. Hama, Halep gibi merkezi bölgelerde ise kurulacak bir Arap Devleti Fransızlar tarafından tanınacak ve desteklenecekti. Akabinde Suriye’yi işgal eden İngiltere ise bölgede Faysal yönetiminde bir krallık kurdurtmuştur.

İngiltere’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte Fransa tekrar boşluğu doldurmaya başlamış, direnen Faysal yönetimine karşı ise müdahale etmiştir. Böylece Faysal yönetimi sona erdirilip bölgeyi mandasına almıştır. Cebeli Druz’da Dürzi, Şam, Halep, Lazkiye’de Aleviler, Lübnan’da Büyük Lübnan Devleti kurdurularak bölge yönetilmeye başlanmıştır. Oluşturulan site devletlerinde bürokratlar Fransız etkisinde kalmış ve Fransa’nın hâkimiyeti daha da kuvvetlenmiştir. Fransa’nın hâkimiyetine karşı çıkan liderler suikasta uğramış, tutuklanmış böylece milli hareketin uyanışını engellemeye çalışmıştır. Ülkede binlerce kişinin katılımıyla birçok kez bağımsızlık talebiyle gösteriler düzenlenmiş ancak Fransa ordusunun ağır müdahalelerine maruz kalınmıştır. 1925’te Şam havadan ve karadan ağır bir bombardımana maruz kalmış yüzlerce kişi yaşamını yitirmiştir. Köyler askerler tarafından basılarak insanlar katledilmiştir. En fazla 1925 yılında baş gösteren bağımsızlık isyan hareketleri ancak 1927 yılında bastırılabilmiştir. Avrupa ülkelerine düşük gümrük vergileri uygulayan Fransa, ülkede üretimin azalmasına sebep olmuş ve insanlar yoksulluğa mahkûm edilmiştir.

Fransa’nın Suriye’yi mandasına alması ve küçük site devletleri halinde yönetmesi; etnik-mezhepsel ayrım yaratarak kendilerine karşı oluşabilecek milliyetçi ya da dini bir isyanı engellemekti. Suriye’de üç yıldır devam eden iç savaşa Fransa da dâhil olmuş ve askeri müdahale yapılması için ABD’ye baskı uygulamıştır. Mali ve Güney Afrika’ya asker göndererek; Libya müdahalesine doğrudan katılarak eski hâkimiyetini yeniden kurmaya çalışan Fransa, Suriye için de aynı senaryoyu uygulamak istemiş, manda yönetiminde olduğu gibi bölgede yeniden mezhepsel ve etnik ayrımlarla oluşturulmuş site devletleri oluşturmayı hedeflemiştir. Böylece stratejik anlamda bölgenin en mühim alanlarından olan Suriye kontrol altında olacak ve olası bir isyan hareketi site devlet formülüyle engellenecekti. İç savaşın sürmesi halinde Nusayri-Sünni-Dürzi veyahut Kürt-Ermeni-Arap ayrımı gözeten devletçik modelinin masaya getirilmesi muhtemeldir.[84]

     F. İSRAİL-SURİYE

Şüphesiz Suriye’nin Hamas’a olan desteği, en çok İsrail’i rahatsız etmiş ve iç savaşta rol üstlenmesine sebep olmuştur. Aslında gerek Lübnan iç savaşı sürecinde,  gerekse 2006 Lübnan-İsrail savaşı döneminde Suriye bir tehdit oluşturmuştur. Öyle ki, Hariri suikastı Lübnan ve Suriye’yi savaş noktasına getirmiş ve Suriye ile İran’ın Lübnan üzerindeki etkinliğini bitirmeyi amaçlamıştır. İsrail istihbarat servisinin bu suikastta rolü olma olasılığı çok yüksektir.

6 Eylül 2007’de, Suriye’de boş bir tesis İsrail uçakları tarafından bombalandı. 6 Gün Savaşı’nın akabinde İsrail’in Golan’ı işgali,  1981’de de ele geçirdiği bölümleri tek yanlı olarak ilhak etmesi, elbette ki İsrail-Suriye arasında ilişkileri bugüne kadar koparmıştır. Suriye’nin Filistinli gruplara desteğinin altında biraz da İsrail düşmanlığı yatmaktadır. İsrail de tıpkı Suriye gibi iç savaş sürecinde muhalif gruplara yoğun destek verdi. 31 Ocak 2013’te Şam yakınlarında, içinde füze geliştirilen Askeri Teknolojik Araştırmalar Merkezi bombalandı. 6 Mayıs 2013’te, aynı bombalama işlemi gerçekleştirildi. 10 Mart 2013’te Golan’da askeri bir üsse füze fırlatıldı. Bu bombalama işlemleri, muhaliflerin işlerini daha da kolaylaştırdı.

İsrail, Rusya’nın ABD’yi ikna ettiği siyasi çözüme son derece karşı çıkmaktadır. Esad yönetiminin kalmasını ve direniş ekseninin birleşmesini istememektedir.

XI. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

1.Suriye, siyasi ve stratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli noktalarından biri olmasına karşın, bugün büyük bir istikrarsızlık ile karşı karşıya kalmış; dünya siyaseti olaya müdahil olmuş ve bölge büyük ölçüde etkilenmiştir.

2.Baas rejiminin uzun yıllardır iktidarda olduğu Suriye, istihbarat cehennemi haline getirilmiş, önemli insan hakkı ihlalleri yaşanmış, özellikle Müslüman halk üzerinde baskı had safhada olmuştur. Baas partisi Suriye’de ulusal solcu gelenek içinde İslam dünyasındaki diğer ulusal solcu partilerin yol açtığı sorunlara yol açmış; Müslüman halkı İslam’dan uzaklaştırmak için bir taşeron gibi çalışmıştır. Bu yönüyle Suriye sorunu, İslam ümmetinin bir dönem Türkiye, Mısır, Tunus, Libya, Irak ve bugün Bangladeş’te ulusal sol iktidar partileriyle yaşadığı sorunun bir parçasıdır. Suriye sorunu ümmetin bu sorunundan ayrı düşünülemez. Suriye’de bütün Müslüman halkın yaşadığı sorunlar ancak bu bağlamda ele alınırsa doğru değerlendirmelere ulaşılır. Suriye’de ulusal solun sosyalizmi bütün Müslümanlar için bir baskı aracına dönüşmüşken milliyetçi politikaları özellikle Kürtler ve Türkmenler için ağır sorunlara yol açmıştır.

3.Arap Baharı, halkların özgürlük talepleri açısından büyük bir devrim olmasına karşın, İslam dünyasının teşkilatlanma problemi ve küresel bazda bir takım politikaları okuyamaması, bu devrimlerin de bir kısmının baştan bir kısmının sonradan Batı’nın güdümüne girmesine yol açmıştır. Mısır’da devrim sonrası süreci köklü bir teşkilata sahip olan İhvan sırtlamıştır. Oysa diğer birçok ülkede bu denli kapsamlı bir yapı yoktur, Suriye’de İhvan da etkisizdir, bu da bugün Suriye’de muhalifler arasındaki kargaşayı özetlemektedir, ülke kapsamlı bir oluşuma ihtiyaç duymaktadır, bu haliyle devrim gerçekleşse dahi istikrarın uzun yıllar sağlanamayacağı şüphesi vardır. Batı, doğurgan olmayan ılımlı İslami yapıları desteklemeyi alışkanlık haline getirmiştir, bu unutulmamalıdır.

4.Suriye’de başlayan küçük çaplı olaylar, hem mevcut rejim tarafından korku ve panik ile karşılanmış, hem de rejimden memnun olmayan devletlerin istihbarat örgütleri vasıtasıyla provoke edilmiştir, nihayetinde bir kitle hareketi halini almıştır ve yüzbinlerce masum insan katledilmiştir.

5.Ülkede bugün Suriye rejimi yüzbinlerce kişiyi katletmesine karşın, Guta ve Hula katliamları gibi stratejik zamanlarda gerçekleşen katliamların rejim veya muhalifler tarafından işlendiği kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte saldırılar, ateşkes sağlandığı dönemlerde artış göstermiş ve her iki aleyhtar grup tarafından da üstlenilmemiştir. Yine bu saldırıların rejim tarafından yapıldığı propagandasıyla ülkenin Libya modeli bir müdahaleye açık hale gelmesi istenebileceği unutulmamalıdır. Her kim yapmış olursa olsun, kimyasal silah kullanımı insanlığa karşı bir suç olup yapanlar mutlaka tespit edilmeli ve cezalandırılmalıdır.

6.Suriye’deki karışıklıklar henüz iç savaş halini almadan komşu ülkelerin işbirliği bu sorunu çözebilecek iken yanlış politikalar sonucu iç savaş, küresel düzeyde Şii-Sünni bloku yaratarak çatışmalara öncü olmuştur.

7.Türkiye, dışişleri bakanlığı nezdinde defalarca reform talebi ile Esad’a gitmiş ve görüşmeler gerçekleştirmiştir. Rejimin, halka reform sözlerine rağmen protestolar büyümüş ve iç karışıklıklar, rejimin askeri müdahalesiyle son bulmuştur. Suriye gibi istihbarat ve derin Baas’ın iktidarda olduğu bir ülkenin ani dönüşmesi mümkün olmadığı gibi, barışçıl gösterilerde de kargaşa yaratılarak toplumsal infial oluşturulmuş ve çatışma dönemi başlatılmıştır.

8.Suriye sorunu, sadece Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerinin çözebileceği bir meseleyken dünya çapında bir kriz haline getirilmiştir. Türkiye, Suriye’nin acil dönüşümü beklentisine girmiş, belli bir noktadan sonra Batı’nın tavrıyla taraf değiştirerek silahlı muhalefetin karargâhı haline gelmiştir. Nitekim muhalefetin bir kesimini silahlandıran Batı ve Körfez ülkeleri, başından beri böyle bir plan içerisinde olduklarını göstermiştir.

9.Bugüne değin, birçok zalim devlete tek bir kurşun dahi sıkmayan güçlerin bir anda Suriye’de cihat anlayışı ile hareket etmesi garipsenmiştir. Suriye’de dışarıdan gelip savaşan yaklaşık 40 bin kişi olduğu tespit edilmiştir. Sufi gelenekteki Suriye halkıyla çoğu anlamda uyuşamayan bu grupların savaşın ardından ülkeyi terk edip etmeyeceği sorusu bir sorun haline gelmiş ve bazı gruplar şimdiden hâkim oldukları bölgelerde kendi devletlerini kurma arzusuyla hareket etmektedir. Bu da Suriye’nin parçalanmaya yakın olduğunu, Esad devrilse dahi yeni Suriye devletinin kurulmasının zorlaştığını işaret etmektedir.

10.Lübnan Hizbullah’ı ve İran, Suriye’deki savaşa askeri ve siyasi olarak rejim yanında müdahil olmuştur. Bu güçlerin, binlerce sivilin hayatını kaybetmesine yol açan Beşşar Esad’ı savunması ve müdahale etmesi doğru değildir. Hiçbir şekilde sivillerin ölümünde pay sahibi olmanın izahatı yoktur.

11.Suriye’de Körfez ülkeleri tarafından desteklenen bazı gruplar Lübnan’da bombalı saldırılar gerçekleştirmekte ve Suriye zaferlerinin ardından Hizbullah ile mücadele edeceklerini işaret etmektedir. Hizbullah gibi İsrail’e ciddi bir tehdit oluşturan bir yapının ortadan kaldırılması; bölge siyasetini derinden etkileyecektir. Müslüman hareketlerin karşı karşıya gelmesi, küresel İslami birlik hayallerini ortadan kaldırmaktadır.

12.Ülkede farklı düşüncelerde onlarca silahlı grup oluşturulmuş, hem rejimle hem birbirleriyle mücadele ettikleri görülmüştür. Bu, muhalefetin bir araya gelmesini zorlaştırmakta ve devrimin gerçekleşmesi halinde ülkenin tek bir çatı altında kolay kolay toplanamayacağını göstermektedir. Suriye’deki bazı silahlı gruplarda ülkeleri için mücadele eden, aileleri rejim tarafından katledildiği için bu yola başvuran samimi kimseler olduğu gibi farklı hayallerle Suriye’yi karıştırmak, uluslararası projelere obje haline getirmek gibi ideallere sahip olan gruplar olduğu ve mazlum mücahitleri kullandıkları unutulmamalıdır. Tüm grupları aynı kefeye koymak bu açıdan yanlış olacaktır.

13.Cenevre görüşmeleri hem rejim hem de muhalefet temsilcilerinin iradelerinin uyuşmaması nedeniyle başarıya ulaşmamıştır. Bu istikrarsızlıktan en büyük zararı halk görmekte ve en büyük bedelleri siviller ödemektedir. Tarafların karşılıklı fedakârlıkları ile bu sorunu çözmedikleri her gün, yüzlerce sivilin daha hayatı son bulmaktadır.

14. Suriye’de insan hakkı ihlalleri, önü alınamaz biçimde ilerlemektedir. Ülke içinde 4 milyonun üzerinde kişi yer değiştirmiş, 2 milyon insan mülteci durumuna düşmüş, 150 bin kişinin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Ülkede salgın hastalıklar ve açlık baş göstermiştir. Hem rejim hem bazı gruplar birçok sivili öldürmüş, sorgulamalar esnasında işkence yöntemlerine başvurarak kişilik haklarını ciddi bir şekilde ihlal etmiştir. Gerek ülke içerisinde bulunan gerek diğer ülkelere sığınan kişiler de önemli travmalar geçirmiş, tarifi zor acılar yaşamıştır.

15. Ülke, Haziran ayında devlet başkanlığı seçimlerine gidecektir. Seçimlerde, başvuran 23 kişiden adaylıkları kabul edilen Esad’la birlikte milletvekili Mahir Abdülhafız Haccar ve Abdullah el-Nuri yarışacaktır. Esad’ın adaylığı hem muhalifler hem Batı tarafından şiddetle eleştirilmiş ve seçimlerin tanınmayacağı açıklanmıştır. Esad’ın ısrarları, ülkeyi gittikçe daha zora sokmaktadır. Bununla birlikte rejimin saldırıları her geçen gün artarak devam etmiş, varil bombaları ve diğer silahlarla her gün onlarca sivil hayatını kaybetmiştir. Suriye sorunu bir an önce çözümü gerektirmektedir.

XII. ÖNERİLER

1. Suriye sorunu, bugün yaşanan iç savaşla birlikte çözülmesi güç bir problem halini almıştır. Nitekim ülkede 40 bin’i yabancı 100 bin’in üzerinde silahlı muhalif güç mevcut durumdadır. Her biri farklı ülkelerce desteklenen bu güçler, farklı ekollerin temsilcileri olmuş ve her biri Suriye’nin geleceği noktasında farklı ideallerdedir. Tüm bu muhalif kesimlerin bir araya getirilmesi imkânsızdır. Cenevre görüşmelerine Suriye’yi temsilen giden Koalisyon’u benimsemeyen bazı güçler, Esad’ın düşürülmesi halinde bölgesel savaşlar yapacaktır.  Bu, sonraki dönemde de bir iktidar mücadelesinin en açık göstergesidir. Bundan ötürü, Suriye devriminin başarıya ulaşması, ancak alenen veya zımnen desteklediği güçler bulunan ülkelerle uzlaşma sonucunda gerçekleşecektir.

2. Suriye’de ilk gündem ateşkesin sağlanması, ateşkese destek vermeyen grupların teşhir edilmesi olmalıdır. Sivil can kayıplarına bir saniye dahi imkân verilmemeli ve ateşkes sağlanması için üst düzey bir çaba gösterilmelidir. Bu konuda başarısız olan BM yerine, muhaliflerin belirleyeceği ülkeler ve rejimin istediği ülkeler gözlemci olarak yer almalıdır.

3. Suriye’de rejim değişikliği, Rusya ve İran’ın ikna edilmesiyle mümkün olacaktır. İran’ın, buna destek vermesi, ancak kendisine yönelik tehditlerin bertaraf edilmesiyle söz konusu hale gelir. İran’ın Cenevre görüşmelerinde istenmemesi, çözümü biraz daha zorlaştırmıştır. İran’ın Suriye sorununun çözümünde önemli bir aktör olduğu gerçeği söz konusu iken müzakerelerde istenmemesi, Batı’nın bölge üzerinde kaosun sürmesi konusunda ısrarcı olduğunun göstergesidir.  Tüm tarafların aynı masada oturabileceği bir görüşme derhal gerçekleştirilmeli, mümkün olan en kısa sürede hem rejim mensuplarının hem muhaliflerin içinde yer aldığı bir teknokrat hükümet kurulmalıdır. Rejim, bu geçici hükümette Esad’ın yer alması konusunda ısrarcı olmamalıdır. Mesele Suriye halkının geleceği ise tüm gruplar, bazı konularda feragat etmeli ve bir an önce ülkenin imar-ıslahına başlanmalı, şeffaf seçimlerle yeni yönetim belirlenmelidir. Buna karşı çıkacak tüm oluşumlar, Suriye’nin barışının en büyük engellerdir. Buradaki en büyük görev, İran ve Türkiye’ye düşmektedir. Zira bu gerçekleşmediği takdirde, halk için başlayan savaş Suriye halkının sonunu getirecek, yaşanan çatışmalar ve göçler sonucunda bir ülke yok edilecektir. Herkesin önceliğinin Suriye halkı olması gerekmektedir.

4. Suriye’de olası yönetim değişikliğiyle birlikte ulusal katı-sol rejim derhal son bulmalı; halkın inancı ve talebi doğrultusunda yeni bir sistem kurulmalıdır. Bununla birlikte Müslüman Kürt halkı Şam merkezli ulusal sol bir şebekenin elinden alınıp başka bir ulusal sol şebekeye PYD’ye teslim edilmemelidir. Suriye’de Türkmen-Kürt sorununa da talepleri doğrultusunda çözüm getirilmelidir.

5. Rejim, ülkeye insani yardım ulaştırılmasına izin vermeli; siviller bu savaştan uzak tutulmalıdır. Sivillerin yaşadığı acıların tarifi yoktur. Sığınmacılara da gerek kamplarda gerek yerleşim birimlerinde imkânlar sunulmalı, gelmiş oldukları ülkelerde sağlık ve gıda sorunlarıyla karşı karşıya kalmamalıdır.

6. Mezhepsel savaşların eşiğine geldiğimiz bugünlerde, bazı toplumsal hareketlerin birlik ve beraberliği istememesi, mezhepsel ayrımcılıkla tekfir ve benzeri düşünceye gitmesi kabul edilemez. Emperyalizmle olan mücadele, sadece birlik olunduğu takdirde başarıyla sürdürülecek, aksi takdirde birçok ülkede Suriye benzeri sahneler yaşanacaktır. İslami hareket temsilcileri ve Müslüman halkların kanaat önderlerinin bir araya gelerek meselelere çözüm bulması, toplumları da tatmin ederek sorunları daha rahat ortadan kaldırma imkânı sağlayacaktır. Bununla birlikte üst düzey yaptırım gücüne sahip supranational İslami bir kuruluş ihtiyacı iyiden iyiye hissedilmektedir. Bu, İslam dünyasının sorunlarını İslam dünyasının çözmesine öncülük edecektir.


[2]Hizb al-Ba’th al-‘Arabi al-Ishtiraki | Arab Socialist Ba’ath Party

[7]Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce o’na(İsa’ya) muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit olacaktır.

[8]Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.

[11] SOYALAN, M. Yaşar: Emevi Hanedanlığından Esed Diktatörlüğüne Suriye, Mana Yayınları,  s.113

[12] SOYALAN, M. Yaşar: Emevi Hanedanlığından Esed Diktatörlüğüne Suriye, Mana Yayınları,  s.121

[13] Ülkedeki bazı İslami gruplar raporun ilerleyen kısmında ayrıntılı şekilde incelenmiştir.

[16] ABDULLAH; Ömer Faruk: Suriye Dosyası, Notlar: Hamid Algar, Akabe Yayınları, İstanbul 1985 s.96

[17] SOYALAN, M. Yaşar: Emevi Hanedanlığından Esed Diktatörlüğüne Suriye, Mana Yayınları,  s.298

[18] ABDULLAH; Ömer Faruk: Suriye Dosyası, Notlar: Hamid Algar, Akabe Yayınları, İstanbul 1985 s.41

[19] ABDULLAH; Ömer Faruk: Suriye Dosyası, Notlar: Hamid Algar, Akabe Yayınları, İstanbul 1985 s.46

[20]ÖNDER, Ali Tayyar, Türkiye’nin Etnik Yapısı, s. 314

[21]Bu bölümde, Ahmet YILMAZ’ın Doğruhaber Gazetesi’nde 5 bölüm olarak yayımlanan ‘Tasavvuftan Sosyalizme, Sosyalizmden Karmaşaya Suriye Kürtleri’ isimli araştırmasından yararlanılmıştır.

[23] Örtü

[24] SOYALAN, M. Yaşar: Emevi Hanedanlığından Esed Diktatörlüğüne Suriye, Mana Yayınları,  s.164

[25] Suriye’de Aktörler: Rejim, Muhalefet, Dini Yapı ve Medya; SETA

[26] MAHALLİ, Hüsnü: Diren Suriye, Destek Yayınları, Ocak 2014, s. 130

[27] Basil Esad kazasının Şebbihalar tarafından organize edildiği düşünülmektedir. Nedeni ise Basil Esad’ın onlara yönelik olumsuz düşünceleri ve faaliyetleridir. http://www.lb.boell.org/web/52-801.html

[28] MAHALLİ, Hüsnü: Diren Suriye, Destek Yayınları, Ocak 2014, s. 132

[31] MAHALLİ, Hüsnü: Ortadoğu’da Kanlı Bahar, Destek Yayınları, 7. Bası, s. 152

[37] SOYALAN, M. Yaşar: Emevi Hanedanlığından Esed Diktatörlüğüne Suriye, Mana Yayınları,  s.278 vd.

[40] 3. Yılında Suriye Krizi, İHH

[44] Report on the Alleged Use of Chemical Weapons in the Gouta Area of Damascus on 21 August 2013 | United Nations Mission to Investigate Allegations of the Use of Chemical Weapons in the Syrian Arab Republic

[45] Halepçe’de 5 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açan gazdır. Anlık solunum yetmezliği yaratır, bundan ötürü çok kısa bir sürede ölüme sebebiyet verir. Kokusuz ve renksizdir, bu yüzden tespit edilmesi zordur.

[46] Sinir sistemi üzerinde meydana gelen hasarlar.

[51] Yakın Doğu Haber isimli internet sitesinin, Lübnan merkezli Alhadathnews isimli sitenin Guta’da kimyasal silah kullanılamayacağına yönelik analizinin çevirisi:

1- Kimyasal silahlar, gaz ya da mikrobiyolojik etkileri olan silahlardır ve bunlar açık meskun bölgelerde ya da meskun bölgelerin yakınlarında kullanılamaz. Çünkü bu silahların kullanılması durumunda bu silahların etkisi, hava akımı dolayısıyla 10 kilometre mesafedeki her yeri etkiler. O halde Suriye ordusu Şam’ın göbeğinde askeri lojmanların ve yerleşim merkezlerinin bulunduğu Meze’ye 5 kilometre mesafedeki Madamiye gibi bir yere nasıl kimyasal silah kullanabilir? Kimyasal silah kullanıldıysa buralardaki hayat nasıl doğal şekliyle devam edebilir?

2- Kimyasal silah kullanılan bir bölgeye en az 12 ila 36 saat, en fazla ise 4 ila 7 gün girilemez. Ayrıca böylesi bir bölgeye özel koruyucu elbiseler olmaksızın da girmek mümkün değildir. Burada sorulması gereken soru şudur? Bu bölgeye nasıl girildi? Haberciler ve uydu kanalları, saldırı iddiasından birkaç saat sonra kimyasal silah yaralısı sivillerin görüntülerini nasıl çekebildi?

3- BM kimyasal silah denetçileri, Suriye yönetiminin Halep’te kullanılan kimyasal silahların araştırılması isteği üzerine Şam’a geldi. BM kimyasal silah denetçilerinin Şam’da bulunduğu bir sırada Suriye ordusunun Şam’ın hemen yanı başında kimyasal silah kullanması akılcı mıdır?

4- Kullanılan kimyasal silahın sinirleri etkileyen sarin gazı olduğu söyleniyor ve muhalifler iddialarını ispat etmek için çevrede koku olduğunu söylüyorlar. Ancak ulaşan bilgiler, “nişadır gazına” ilişkin belirtiler olduğunu gösteriyor. Bu, öldürücü olmayan, doğal ve zararsız bir gazdır. Roketlerdeki mevcut barutun patlamasından sonra roketlerden yükselir. Suriyeli muhalifler Şam kırsalında sarin gazı kullanıldığını iddia ediyorsa, bunu onların cahilliğine vermek mümkündür. Asıl büyük dert, onları destekleyen devlet veya hükümet yetkilileridir. Çünkü ya onların askeri uzmanları hiçbir şey bilmemektedir ve kara cahildir ya da kamuoyunu istedikleri gibi kullanabilecekleri kadar cahil sanmaktadırlar.

5- Muhalifler, Suriye’ye ait hacklenmiş resmi veya yarı resmi sitelerden Suriye ordusundaki “Alevi subayların” sivillere karşı kimyasal silah kullanılmasını övdüğüne ve bunun emrini Beşşar Esed’in verdiğine dair yalan haberler yaymaktadır. Muhaliflere ait birçok haber sitesi de bunların görüntülerini Suriye ordusunun kimyasal silah kullandığının belgesi olarak yayımlamaktadır.

[55]Türkiye’deki Suriyeli Sığınmacılar 2013 Saha Araştırması Sonuçları- AFAD ve Bölgesel STK’ların bildirimleri doğrultusunda hazırlanmıştır.

[64] http://www.timeturk.com/tr/2013/09/09/kurt-siyasetci-rojava-da-ne-yasandigini-anlatti.html#.Uzvav_l_tc4

[65] http://www.etraf.com.tr/rojavada-derin-pazarlik/44890/

[66] http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2696-rojavada-yaanan-sava-ve-savatan-etklenen-ceylanpinar-halkinin-yaadii-maduryete-lkn-aratirma-a-nceleme-raporu.html

[67] http://www.ilkehaber.com/haber/iste-rojava-heyeti-arastirma-raporu-tam-metin-27503.htm

[77]Action Group for Syria Final Communiué

[78] Halkların kendi geleceklerini belirleme hakkı.

[81] Suriye resmi yayın organında yayımlandığı şekliyle alıntılanmıştır. http://sana.sy/eng/377/2013/02/13/467076.htm

[82] Filistin-İsrail arasında yapılmış görüşmelerdir.

[83] MAHALLİ, Hüsnü: Diren Suriye, Destek Yayınları, Ocak 2014, s. 208

[84] http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt12/sayi1/297-310.pdf

Standart

Bir yorum yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s